28 Aralık 2015

Güç Uyanırken…


Güç Uyanıyor
“Gerçek yolculuk geri dönüştür” der Ursula LeGuin. Yıldız Savaşları, nam-ı diğer “Star Wars” serisi de benim için öyle biraz. Diğer kuşaklar adına konuşamam tabi ama, 1970’lerin sonunda 80’lerin başında Darth Vader’i ilk izleyenler, bu karanlığın nereden geldiğini merak etmiş olmalı. Her ne kadar bilimkurgu sevdalılarını kalplerinden vursa da, arka planda mistisizmi de beraberinde getiren bir felsefesi olduğunu düşünürüm ben bu serinin. Güce dair dengeler yaşamda da var çünkü... O seriyi izleyen babalarımızın kuşağı idi. Sonrasında Milenyumla birlikte 2000’lerde çekilen ikinci seri, bizim kuşağın sahip çıktığı, ama aynı zamanda Anakin Skywalker’ın nasıl karanlık tarafa geçerek Darth Vader olduğunu açıklığa kavuşturan bir geriye dönüş yolculuğu idi. Dolayısıyla belki de Episode IV-V-VI, hem önceki kuşaklar için hem bizim kuşak için ayrı yere sahipti. Ne de olsa ilk aşk unutulmaz... Ama Episode I-II-III'ün de, kafamızdaki soru işaretlerini açıklığa kavuşturan bir yere sahip olduğunu unutmayalım derim... Şimdi sıra yeni seride...


Neden böyle bir giriş yaptım diye açıklamam gerekirse, şöyle ki; üçüncü serinin ilk filmi olan Force Awakens (Güç Uyanıyor/2015), kendinden önceki serilerin üzerine yeni bir bakış açısı koyamamakla, öykünün tükenmesine karşın kendini tekrar etmesiyle, kısır ilişkilerin kurgulanmasıyla eleştirildi. Belki bu filmi, yeni serinin açılışı olarak düşünürsek, devamında diğer serilerdeki gibi tatmin olabileceğimiz ihtimalini iyi niyetle hayal edebiliriz. Şu an sesli düşünüyorum; yüzde yüz iyi niyetli olamıyorum çünkü bu film, Lucas Film’in Disney’e satılmasından sonraki ilk film. Senaristin son anda değiştirilip, kısa zamanda öyküyü yazmasının istenmesinden tutun, promosyonun dünya çapında ilk kez bu kadar abartılmasına kadar, Star Wars müdavimlerinde soru işareti yaratacak hareketler söz konusu.

Filmin ilk sahnelerinde önce ben de hayal kırıklığına uğradım, bunun iki nedeni vardı: Altı filmlik tüm Star Wars serisi boyunca sanırım ilk kez kan gördük. Ve Trooper’ların açtığı ateş ve savaş sahneleri çok yakın çekimdi. Birebir ölümleri ve acı çeken insanları içim cız ederek izledim ve ne oluyor dedim içimden… Sonra çöl sahnelerine geçilip de yeni kızımız, muhtemel müstakbel Jedi adayımız Rey’i görünce biraz rahatladım. Çünkü eski serilerdeki Anakin’in, Luke’un çöl sahnelerinde Jedi olmadan önce yaşadıklarını, hazırlıklarını hatırladım ve onlardaki cesareti, beceriyi, gücü, aklı Rey’de görünce, seriye yakıştırıp sahiplendim hemen. Üstelik yeni kahramanımız ilk kez bir kadındı, ilk kadın Jedi, muhtemelen Luke’un kızı olabilir kendisi. Her ne kadar önceki serilerde Padme ve sonra kızı olan Leia güçlü lider kadın yöneticiler olsa da, sahada aktif olarak savaşan ilk Jedi adayı kadınımız Rey olacak gibi görünüyor ve karakteri canlandıran Daisy Ridley’in oyunculuğunu da çok beğendim.

Ama açıkçası onunla kuzen olduğunu tahmin ettiğimiz Kylo Ren, annesi Prenses Leia (sonradan edinilmiş soyadıyla General Organa) ve babası Han Solo kadar cesur bir karakter olarak temsil edilmemiş. Ren’i canlandıran Adam Driver’ı oyunculuk açısından beğenirim, F Word ve While We’re Young filmlerindeki tiplemelerinde komikti hatta. Bu filmde sorun oyunculuğunda değil, karakterindeki zayıflıkta sanırım. Rey ile savaştıkları kar sahneleri görsel açıdan keyif verse de; eğitim almamış olan Rey’in ilk kez eline aldığı ışın kılıcını savurmaları nedeniyle soru işareti yaratıyor. Ama yine kendisine haksızlık etmiyorum… Kylo Ren’in neden öfkeli olduğunu, neden maske taktığını; takıyorsa da; demek ki hemen çıkaracak kadar sindirilmemiş bir gizemi olmadığını anlayamadık. Tek derdi, Luke’un yerini gösteren haritayı bir an önce bulmak, hatta bu sebepteki öfkesi, babasıyla yaşadığı sorunu bile gölgede bırakıyor; bu da beni tatmin etmedi… Direnişçilere ve varlığını yeni öğrendiği Rey’e de geliştirdiği öfkenin ardında, haritaya sahip olmaları var; bu da bana karanlık tarafta olmak için yeterli gelmedi. Daha doğrusu karanlığın o hissini bana geçiremedi. Dedesini bildiğimiz için:)) Keza Supreme Leader Snoke’un görüntüsünü de beğenmedim, sanki başka bir filme aitmiş ama bu filme ait değilmiş gibi. First Order’ın adını müzik grubu adına benzetsem de; klasik Star Wars serisindeki ordu imajını verdi bana; ama ilk kez Rus ordusuna değil de Nazi Almanya’sına benzetmişler, fena değil yani beğendim.

Film, görsel yönetim açısından başarılı bence. Rey’in Millenium Falcon’la takip sahneleri, sıcak çatışma sahneleri, Han Solo ve Chewbacca’yı gemilerinde ilk gördüğümüz sahne planlarında, yaratıklarla verdikleri mücadele, fırlama “dönek” Finn (Eski trooper) ve gizemli pilotumuz Poe’nun üsten kaçış sahneleri vs. oldukça başarılıydı. Finn karakteri de değişik bir renk olmuş bu arada esprili bir hava katmış seriye, güçlü kadın karaktere aşık olan yeni yetme temiz yürekli karakterimiz. Poe konusu ilginç çünkü filmin bir başında önemli bir görevle görüyoruz, bir de sonunda karşımıza çıkıyor. Önce kilit isimlerden sanıyoruz, sonra ortadan yok oluyor, anlayamadım. Sanırım o karakteri kaldırmayı düşünmüşler ama vazgeçmişler diye bir yazı okumuştum. Jönümüz sanıyordum ama öyle değil galiba:)

R2-D2’yu öyle standby konumunda görmek her ne kadar bizi hüzünlendirse de, eski sahibi Luke’a üzülmeyi bırakıp muhtemel yeni sahipleri Rey ve direnişçilere bağlanıp çalışmaya başlaması fazla duygusal olmuş. C-3PO’nun kırmızı koluna çok takılmadan, eski halinden bir farklılık görmedik, yine çok konuşuyor:) Rey’i kabullenmem gibi sanırım R2’nun yeni versiyonu olan yeni droid BB-8’i de sevdim. Pıtır pıtır yuvarlanması yeni bir hareket katmış, yine çok zekice hamleleri olan, gizli planları ve konuşmaları saklayabilen, görevine sadık bir yoldaş rolünde olması, hem eski filme gönderme olmuş, hem de yeni genç Jedi’ların vazgeçilmezi olduğunu kanıtlamış.

Velhasıl-ı kelam; güç uyanıyor evet… Duygusal yanlarım ağır bastığından, “beğenmedim” gibi keskin ifadeler kullanmayı tercih etmiyorum. Eski öykü kurgusunun üzerine yeni bir şey katacak mı diye, 2017’deki ikinci filmi beklemekten başka şansımız yok. Seriye şapka çıkaran, yaşlı Luke’u, yaşlı Leia’yı bize gösteren yeni bir başlangıç olduğunu yorumlayabiliriz belki… Kylo Ren’i merak ettirecek bir his bende uyanmadı, bunu bilinçli mi tercih ettiler yoksa beceremedikleri için mi bilmiyorum! Ama Rey’i sevdim ben… Güce denge getirecek kişilerdir ya Jedi’lar; bu demek oluyor ki her zaman karanlık taraf ile aydınlık taraf çatışmak zorunda… Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Yin-Yang döngüsünde olduğu gibi birbirlerini var ediyorlar, ama aynı zamanda da mücadele içindeler… İkisinden biri olmadan diğeri de olmuyor. Koskoca galaksiler topluluğunda neden sadece iki akraba var diye eleştirmiş bazı sinefiller, internetteki film bloglarında. Belki birçok galaksi arasında böyle çekişmeler var ama biz iki kişiye odaklanıyoruz bu seride. Bu da Star Wars klasiğindeki Skywalker ailesinin öyküsü olsun, ne yapalım… Sinema, bir sanat; bazen kurguyla fazla içli dışlı, bazen gerçek hayattan kesitlere sahip, ama bizler insanız; herşey bizim için… Öyle ya da böyle bizi içine çekebiliyorsa, kendimize ait birşeyler yansıtabiliyorsa amacına ulaşmış demektir. Yoksa sanatta başarılı-başarısız kavramları olmamalı bence görevi olan yansıtmayı başarabilmiş mi buna bakmalı. Siz kendinizden bir şey bulduysanız bu filmde, amaç yerini bulmuştur. İlk açılış jeneriğinde klasik Williams müzikleriyle yazılar akarken 10 sene sonra yine gözleriniz dolabiliyorsa, birşeyler aynıdır! BB-8, R2-D2 gibi kilit sahnelerde çıkardığı esprili seslerle sizi tebessüm ettiriyorsa, Rey ve Finn, Trooper’larla savaşırken isabetli atış yaptığında içinizden “Evet be işte bu” diye seviniyorsanız, Leia, Han Solo’yu “sefere” yollarken yine laf geçiriyorsa ve kendinizi “İçimde kötü bir his var” derken buluyorsanız; olmuştur. Yeni film size klasik seriden birşeyler katabilmiş demektir… Güç yine bizimle olsun!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder