28 Eylül 2011

Hadi yapraklar dökülsün...


"Aynı anda aynı sessiz geceye doğru - İçim sıkılıyor demişizdir.
Aynı sabaha uyanırken kimbilir - Aynı düşü görmüşüzdür.
Olamaz mı? Olabilir - Onca yıl, sen burada - Onca yıl, ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş - Şu eylül akşamı dışında"
Her Eylül'de Bülent Ortaçgil'in bu şarkısı kulaklarımda çınlar durur.. Pek severim Eylül'ü.. Her sene içim bir umutla dolar. Sanki mevsim dönümü gibi; benim içimde de birşeyler dönmektedir... Yaz bitmiş, okullar açılmış, yapraklar sararıp dökülmeye başlamıştır. Doğa kabuk atmaktadır. Biz de, doğada olduğu gibi; yazın sıcak ve rehavet dolu tembelliğini üstümüzden atarak şöyle bir silkelenmeye başlarız. Yaz üç aycık sürse de; sanki uzun bir dönemden çıkılmış gibidir ve önümüzdeki maçlara bakma ihtiyacı duyarız.

21 Temmuz 2011

Yağmur'un erk ile ilk sınavı..

Yağmur'cuk dört yaşını bitirirken; fazlasıyla duyarlı bir kız oluverdi.. Doğduğundan beri çevresini gözleyen yavrumuz, duyma, konuşma, yorum yapma, dahil olma, sosyalleşme duyularının gelişmesiyle birlikte bizi her geçen gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu sene ilk kez kapıdan çıkıp tek başına parka gitmeyi öğrendi. Kafası attığında bu özgürlük seçeneğini kullanır oldu. Hem özgürlüğü seviyor; hem de kapıdan her çıkışında "Anne sakın camdan bana bakmayı unutma" deyip kendini güvenceye alıyor:) Geçenlerde sıcak havalardan yine bunaldığı bir anda, parka gitmişti.. Ben de onu yine parktayken izliyordum..


1 Mart 2011

İmparatorluk vakanüvistliğinde toplum..

Eveeet, Roma Tatilimizin son güncesini bu bölümde bitirebilecek miyim bakalım! İlk günü ve akşamı aşağıdaki bölümlerde anlattıktan sonra, gündelik hayata ve insanlara dair görüşlerimi toparlamaya çalışayım. Cuma günü, biraz alışamanın, nereden başlayacağımızı bilememenin ve şarap içmeye gündüz başlamanın muzdaripliğiyle erkenden çöktük, deyim yerindeyse.. Yine de Zafer Anıtını (Vittorio Emanuele II), İspanyol Merdivenleri'ni ve Collesium'u görebildik. Anıtlarda ve meydanlarda mimari yapıdan anladığımız, bu arkadaşlar heybeti ve gösterişi çok seviyor. Bir anıtın önünde mutlaka o adı veya yaptıran kişinin adını taşıyan bir meydan oluyor. Tarihi yazan siyasetçilerine pek düşkünler ve mutlaka o dönemde kendi adlarına birer anıt yaptırıyorlar. Ve kaç bin yıl geçerse geçsin, zarar görmemesi, restore edilmesi, merdivenlerine oturulmaması, hizmet parası alınması, saygı gösterilmesi vs. için canları pahasına savaş veriyorlar.

Roma Güncesi...

İlk akşam otelimize yerleştikten sonra, dışarı çıkıp meydanlara doğru bir keşif yapmaya ve sıcak bir yerlere oturup demlenmeye karar vermiştik. Hava acayip ayazdı, İstanbul'dan farklı olarak daha açıklık, daha kuzey paralelde ve daha rüzgarlı bir yapısı vardı. Ben tabi Roma'ya gidiyoruz gazıyla, çok kalın giysiler almamıştım, şık olucam hesabııı:) Otelden Manchini'ye varıp Flaminio Caddesi'ni tabana kuvvet yürüdük, yaklaşık 2,5 kilometre. Metro olduğunu bilmiyorduk ve nereye varacağımızı da... Roma sokaklarının en keyifli özelliği -bence- sokakları yürüyüp yürüyüp birden binalar arasında gizlenmiş meydanlara çıkması idi:) 

Audrey Hepburn'ün "Roma Tatili"ndeki gibi:)

Audrey Hepburn'ün "Roma Tatili" filmini ilk izlediğimde çok etkilenmiştim. İki aşık, "roma"ntik şehirde turlarlar ve biz de fonda açık şehir Roma'yı arşınlama fırsatı buluruz perdeden. Biz de aşkımla tanışmamızın 10. yılı şerefine Roma'ya bir kaçamak yapmaya karar vermiştik. Ani bir kararla biletlerimizi almış ve hiç bilmediğimiz ve nereden başlayacağımıza dair bir fikrimizin olmadığı bu geziyi gerçekleştirme fırsatı yaratmıştık.

8 Şubat 2011

Özel hayat ve baş ağrısı..

 
üzgünüm ey eser sahibi,
ama bu resim yazıya cuk oturdu!
Şimdi ben de bu fotoğrafı google arama motorundan buldum, belki de birinin izinsiz eserini kopyalamış oldum! İyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum, ama sanırım Banksy'nin dediği gibi "sanat eseri, ne kadar izinsiz çoğaltılırsa o kadar iyidir, çünkü ancak bu şekilde çok kişiye ulaşabilir".. Peki ya bir insanın özel hayatını ne derece izinsiz göz önüne serebiliriz, ya da rahatsız olduğumuz özel hayatları ne kadar kendimizden uzak tutabiliriz?

17 Ocak 2011

Güvercin tedirginliğinde...

Güzel yürekli insan aramızdan ayrılalı; pardon, onu aramızdan birileri alalı tam dört yıl oldu... 19 Ocak yaklaşırken böğrüme hep bir yumru saplanır, bugünlerde öyle bir tedirginlik var üzerimde. O gün 15.00 sularında telefonum çaldığında iki aylık kızımla evde sessiz sedasız oturuyorduk. Olanlardan habersizdik... Eşim Alkım aradığında, "herhalde eve birşey lazım mı diye" arıyor sanmıştım. Oysa sesi titriyordu...

12 Ocak 2011

Televizyon, yaşamımızın içeriğini ne kadar belirliyor?

Eskiden tek kanallı televizyon yayıncılığı dönemi varken, tamam hadi insanlar evleri dışındaki gelişmelerden haberdar olmak amacıyla izliyorlardı diyelim. Haberler, azıcık müzik dinlemek, belki bir film izleyebilmek gerçekten değişik bir bakış açısı yaratabiliyormuş o akşam aile üzerinde. Köylere bile gazeteler iki gün sonra geldiğinden, insanlar haberleri geç öğreniyordu. Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele filminde, televizyonun insan yaşamı üzerindeki etkisini hepimiz trajikomik bir şekilde izlemiştik. Oğlunun ölümünü televizyondaki haberlerden öğrenen annenin, ekranda oğlunun son karesini görmesi üzerine, cenazesini defnedemediği için televizyonu gömüyordu... Aslında belki de haklıydı!