12 Ekim 2015

Gönül gözüyle bakmak gerek yaşama


Kitaplardan uyarlanan sinema filmleri hakkında tereddütlerim olur, hep söylerim. Bu kez konu Küçük Prens olunca iki kez düşünmek gerekiyordu. Küçük Prens de bu örneklerden biri olmasının yanı sıra, kalplerimizdeki yeri ayrı olduğu için daha bir merakla bekliyorduk aylardır… Ama yaşam bir türlü izin vermedi, geç kaldık gitmek için.. Öylesine geç kaldık ki; Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamında pırıl pırıl insanlar güneşe gömüldüler ve biz hiçbirşey yapamadık…



Bu zor günlerin akabinde, yaşam olanca hızıyla, acımasızlığıyla ama bir yandan da umutsal döngüsüyle devam ederken; pırıl pırıl iki çocuğumuza bu filmi izletme gerekliliği bir şekilde unuttuğumuz zihnimizden bize seslendi… Hatta belki bizim kuşak için, onlara nazaran daha fazla anlam ifade eden bir hikayeydi Küçük Prens... Çocukken okunduğunda anlamaya çalıştığımız, ama asıl bir yetişkin olunca taşların oturduğu, sonra da çocukluğumuza dönmek için geç kaldığımızı fark ettiğimiz bir paradoks yaratmıştı bu hikaye bende. Şimdi kendi çocuklarıma bunu aşılayabilmek için erkenden adım atmak gerekiyordu. Büyük kızım dokuz yaşında olduğundan geçen sene öyküyü okudu ve halen anlamaya çalışıyor içeriği:-) Ufak oğlum için durum sadece animasyonlara bakmaktan ibaret çünkü üç yaşında, ama olsun hayatında gittiği ilk sinema filmi Küçük Prens oldu, bu manidarlığı hayat boyu unutmayacağımız garanti… Yine onlardan çok bizim anlam yüklediğimiz süreç devam ediyor farkındaysanız. Bu da hikayenin ebeveynlere anlatmaya çalıştığı detaylardan biri aslında, bırakın çocuklar sizin yüklediğiniz anlamlar olmadan çocukluklarını yaşasınlar diyor, tabi anlayana!...

Filme gelecek olursak; daha önceden animasyon çocuk filmleri konusunda deneyimleri olan Mark Osbourne’un filmi olan Küçük Prens, bence sınavı başarıyla geçmiş… Kitaptaki öykülendirmeye sahip çıkmasının yanı sıra; pilot ve küçük prens arasında geçen hikayeyi günümüzde ilkokula hazırlanan küçük tatlı bir kız çocuğu ile yaşlı bir pilot arasında geçiriyor; ama bir yandan da asıl pilot ve küçük prensi hiç bozmuyor. Bu paralellik hoşuma gitti çünkü günümüzde daha da sert bir şekilde kapitalistleşen acımasız yaşamı, otomatikleşen şehir sarmalıyla, doğanın yeşilliğini yok eden gri küresel döngüyle, yalnızlaşan, duygusuzlaşan, vicdansızlaşan bireylerle ve sevginin emek istediğini unutan anne baba ebeveynlerle birlikte ele alması daha da yerinde olmuş.

Filmde, çocukluktan yetişkinliğe geçmek üzerinden eleştiriler kitaptaki gibi mevcut, ama bunun yanı sıra filmde ilk kez Küçük Prens’i büyümüş haliyle görüyoruz. Bunun nedenleri çocukluğunu ve anılarını unutmaya başlaması, yalnızlaşması, sistemin onu köleleştirerek çalıştırması, çocukları ve oyuncakları şehre almayıp cezalandırmaları olarak sıralanabilir. Öte yandan günümüzde geçen ikinci paralel kurgudaki yaşlı pilot amca, bedeni yaşlansa da asla çocukluğunu, renklerini, anılarını bırakmadığı için renkli eviyle ve tarzıyla grileşen yaşamda dimdik, esprili ve kendiyle barışık kalmayı başarmış. Evinin içinin o kadar dolu, kendi deyimiyle anı istifi olarak kalması, hayatına sahip çıkması bunda büyük etken olmuş. Arkadaşlık ettiği küçük kızın annesinin plan delisi iş kadını modeliyle, yaşamın plansız güzel detaylarından uzak, yalnız, arkadaşsız, saçlarını ve giysilerini serbest bırakamayan, güvercinleri bile suyla kovacak kadar tahammülsüz tarzının zıddı olan bu çizgi, izleyiciye iki yaşam arasındaki farkı göstermeyi başarıyor. Kızım Yağmur’un bana çıkışta ‘İyi ki sen böyle bir anne değilsin, canım annem’ deyip sarılması yüreğime su serpmedi değil!

Velhasıl-ı kelam; filmi mutlaka gidin görün derim. Hatta mümkünse kendi anne babalarınıza da aktarın çünkü sizin ilişkinizde eksik olan bir şey varsa o tamamlanmadan çocuğunuzun dedeleriyle kuracağı ilişki de sağlam olmayacaktır. Bizim öğrendiklerimiz bizi biz yaparken, gelecek kuşaklara ne kadar özgür düşünmeyi ve içimizdeki çocuğu yaşatmayı aşılayabilirsek dünya onların elinde o kadar yaşanmaya daha değer güzel ve sevgi dolu bir dünya olacaktır. ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ satırlarını bizim kuşağın maalesef bu kadar sahiplenmesi, umarım gelecekte daha da azalacak. Bir çocuk size ona koyun çizmenizi istediğinde, onlarca koyun çizmenizin bir anlamı olmayacağını; bir koyun fikrini sınırlar olmadan yaratabilmenin; yani bir kutu çizip içindeki koyunu hayal etmesinin daha keyifli olacağını ona düşündürttüğünüzde, belki de yeni bir başlangıç yapabileceksiniz. Sevmenin, özgür bırakmak olduğunu bir gülü sevdiğinde ona gösterebileceksiniz. Bütün bunları siz kendi çocukluğunuzda yapamadıysanız, kendi çocuğunuzu bu şekilde sarmalayarak daha güzel tohumlar atabilirsiniz.

Böylece bu karanlık geçirdiğimiz günlerin yok olması, ileride dünyayı sevgi ve özgürlüğün kurtaracak olmasına bir katkı sağlayabiliriz. Bizim gibi kayıp bir kuşağın bir kere yıldızları kaybetmesi nedeniyle kapılageldiği çaresizliği, bizden sonraki kuşaklar yaşamayabilir. Ve filmdeki, tutsak yıldızların özgürlüklerine kavuştuğu anda hıçkırığa boğularak ağlamak zorunda kalmayabilirler! Tüm yıldızların güneşe gömülmediği, gökyüzünün halen mavi olabildiği güzel bir geleceğin düşüyle….





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder