Kitaplardan uyarlanan sinema
filmleri hakkında tereddütlerim olur, hep söylerim. Bu kez konu Küçük Prens
olunca iki kez düşünmek gerekiyordu. Küçük Prens de bu örneklerden biri
olmasının yanı sıra, kalplerimizdeki yeri ayrı olduğu için daha bir merakla
bekliyorduk aylardır… Ama yaşam bir türlü izin vermedi, geç kaldık gitmek
için.. Öylesine geç kaldık ki; Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamında
pırıl pırıl insanlar güneşe gömüldüler ve biz hiçbirşey yapamadık…
Bu zor günlerin akabinde,
yaşam olanca hızıyla, acımasızlığıyla ama bir yandan da umutsal döngüsüyle
devam ederken; pırıl pırıl iki çocuğumuza bu filmi izletme gerekliliği bir
şekilde unuttuğumuz zihnimizden bize seslendi… Hatta belki bizim kuşak için,
onlara nazaran daha fazla anlam ifade eden bir hikayeydi Küçük Prens...
Çocukken okunduğunda anlamaya çalıştığımız, ama asıl bir yetişkin olunca
taşların oturduğu, sonra da çocukluğumuza dönmek için geç kaldığımızı fark
ettiğimiz bir paradoks yaratmıştı bu hikaye bende. Şimdi kendi çocuklarıma bunu
aşılayabilmek için erkenden adım atmak gerekiyordu. Büyük kızım dokuz yaşında
olduğundan geçen sene öyküyü okudu ve halen anlamaya çalışıyor içeriği:-) Ufak
oğlum için durum sadece animasyonlara bakmaktan ibaret çünkü üç yaşında, ama
olsun hayatında gittiği ilk sinema filmi Küçük Prens oldu, bu manidarlığı hayat
boyu unutmayacağımız garanti… Yine onlardan çok bizim anlam yüklediğimiz süreç
devam ediyor farkındaysanız. Bu da hikayenin ebeveynlere anlatmaya çalıştığı
detaylardan biri aslında, bırakın çocuklar sizin yüklediğiniz anlamlar olmadan
çocukluklarını yaşasınlar diyor, tabi anlayana!...
Filme gelecek olursak; daha
önceden animasyon çocuk filmleri konusunda deneyimleri olan Mark Osbourne’un
filmi olan Küçük Prens, bence sınavı başarıyla geçmiş… Kitaptaki öykülendirmeye
sahip çıkmasının yanı sıra; pilot ve küçük prens arasında geçen hikayeyi
günümüzde ilkokula hazırlanan küçük tatlı bir kız çocuğu ile yaşlı bir pilot
arasında geçiriyor; ama bir yandan da asıl pilot ve küçük prensi hiç bozmuyor.
Bu paralellik hoşuma gitti çünkü günümüzde daha da sert bir şekilde
kapitalistleşen acımasız yaşamı, otomatikleşen şehir sarmalıyla, doğanın
yeşilliğini yok eden gri küresel döngüyle, yalnızlaşan, duygusuzlaşan,
vicdansızlaşan bireylerle ve sevginin emek istediğini unutan anne baba
ebeveynlerle birlikte ele alması daha da yerinde olmuş.
Filmde, çocukluktan
yetişkinliğe geçmek üzerinden eleştiriler kitaptaki gibi mevcut, ama bunun yanı
sıra filmde ilk kez Küçük Prens’i büyümüş haliyle görüyoruz. Bunun nedenleri
çocukluğunu ve anılarını unutmaya başlaması, yalnızlaşması, sistemin onu
köleleştirerek çalıştırması, çocukları ve oyuncakları şehre almayıp
cezalandırmaları olarak sıralanabilir. Öte yandan günümüzde geçen ikinci
paralel kurgudaki yaşlı pilot amca, bedeni yaşlansa da asla çocukluğunu,
renklerini, anılarını bırakmadığı için renkli eviyle ve tarzıyla grileşen
yaşamda dimdik, esprili ve kendiyle barışık kalmayı başarmış. Evinin içinin o
kadar dolu, kendi deyimiyle anı istifi olarak kalması, hayatına sahip çıkması
bunda büyük etken olmuş. Arkadaşlık ettiği küçük kızın annesinin plan delisi iş
kadını modeliyle, yaşamın plansız güzel detaylarından uzak, yalnız, arkadaşsız,
saçlarını ve giysilerini serbest bırakamayan, güvercinleri bile suyla kovacak
kadar tahammülsüz tarzının zıddı olan bu çizgi, izleyiciye iki yaşam arasındaki
farkı göstermeyi başarıyor. Kızım Yağmur’un bana çıkışta ‘İyi ki sen böyle bir
anne değilsin, canım annem’ deyip sarılması yüreğime su serpmedi değil!
Velhasıl-ı kelam; filmi
mutlaka gidin görün derim. Hatta mümkünse kendi anne babalarınıza da aktarın
çünkü sizin ilişkinizde eksik olan bir şey varsa o tamamlanmadan çocuğunuzun dedeleriyle kuracağı ilişki de sağlam olmayacaktır. Bizim öğrendiklerimiz bizi
biz yaparken, gelecek kuşaklara ne kadar özgür düşünmeyi ve içimizdeki çocuğu
yaşatmayı aşılayabilirsek dünya onların elinde o kadar yaşanmaya daha değer
güzel ve sevgi dolu bir dünya olacaktır. ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya’
satırlarını bizim kuşağın maalesef bu kadar sahiplenmesi, umarım gelecekte daha
da azalacak. Bir çocuk size ona koyun çizmenizi istediğinde, onlarca koyun
çizmenizin bir anlamı olmayacağını; bir koyun fikrini sınırlar olmadan
yaratabilmenin; yani bir kutu çizip içindeki koyunu hayal etmesinin daha
keyifli olacağını ona düşündürttüğünüzde, belki de yeni bir başlangıç
yapabileceksiniz. Sevmenin, özgür bırakmak olduğunu bir gülü sevdiğinde ona
gösterebileceksiniz. Bütün bunları siz kendi çocukluğunuzda yapamadıysanız,
kendi çocuğunuzu bu şekilde sarmalayarak daha güzel tohumlar atabilirsiniz.
Böylece bu karanlık
geçirdiğimiz günlerin yok olması, ileride dünyayı sevgi ve özgürlüğün
kurtaracak olmasına bir katkı sağlayabiliriz. Bizim gibi kayıp bir kuşağın bir
kere yıldızları kaybetmesi nedeniyle kapılageldiği çaresizliği, bizden sonraki
kuşaklar yaşamayabilir. Ve filmdeki, tutsak yıldızların özgürlüklerine
kavuştuğu anda hıçkırığa boğularak ağlamak zorunda kalmayabilirler! Tüm
yıldızların güneşe gömülmediği, gökyüzünün halen mavi olabildiği güzel bir
geleceğin düşüyle….


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder