30 Nisan 2018

Yazmamak mümkün değil, aylardan Nisansa şairin dediği gibi...

Ä°lgili resimTolga Karaçelik'in Sundance Film Festivali'nde en iyi film ödülünü aldığı "Kelebekler" filmini sonunda izleyebildim. Aslında üzerine çok konuşulan yapımları etkilenmeden izlemek ve üzerine tarafsız yazmak çok mümkün olmuyor ama bunu başarmaya çalıştım.. Nisan'ın hatrına... Orhan Veli de çok sever Nisan'ı, ben de.. İkimizin de bu ay doğumgünü olması nedeniyle.. O zaman, "İçkiye benzer bir şey var bu havalarda... Sarhoş ediyor insanı, sarhoş."


Kelebekler filmi de bu tatta idi; içkiye benzer.. Kafası ayrı bir kafa... İçtiğinde tam olarak hislerini söyleyebileceğin bir dünya ne kadar gerçek bir dünyadır? Kardeşim olmadığı için hiçbir zaman tam olarak hissedemeyeceğim ama aslında içerlemek anlamında çok iyi duygulanabileceğim bir his.. Çünkü sinema zaten olanı, olmayana veren bir sanat dalı değil midir... Düz bir anlatım yerine, metaforlarla ve kurguyla, başka diyarlara götürmekle mükellef olan... 

kelebekler filmi ile ilgili görsel sonucuTolga Karaçelik'in Gişe Memuru filmine bayılmıştım. Hatta ironik olmadığı gibi, daha hissiyatlı bulmuş, yine üzerine yazmıştım. Serkan Ercan'ın oyunculuğuna, arayışlarına, aşkına, günebakanlara ve sadeliğe hasta olmuştum. Bu filmde yönetmen biraz da açılmış, alanını ve ifadesini özgür ve geniş tutmuş...
Kelebekler zamanı.... Üç kardeş, birbirinden farklı... Üçünün ortak noktası aynı anne babaya sahip olmaları ama hayatlarında hep bir arayışa yeltenmeleri... Belki de babalarının ölüm döşeğindeki haberi gelince bunun farkına varabiliyorlar.. Ve yine en sevdiğim anlatım yöntemlerinden biri, hikayenin yolda şekillenmesi.. Çünkü varmak değil, gitmektir önemli olan.. Hayatta hep evet demiş, sesini itiraz anlamında çıkaramamış Suzi ile tek amacı astronot olmak isteyen Cemal ve sanatçı olmak uğruna ne yaşadığını tam bilmeyen üçüncü kardeş Kenan... Bir baba ve bir yolculuk üçünün hayatını ortak bir paydada kesiştiriyor.. Bu anlamda bu blogda bir önce yazdığım La Villa filmine ne kadar da benzediğini fark ettim.. Üç kardeş ve bir baba hikayesi etrafında şekillenen yüzleşmeler.. Neden hep yüzleşmek için bir nedene ihtiyaç duyarız? Neden hayatımızın geçmesini bekleriz? Halbuki hayat o kadar uzun ve adaletli değil; hayat kısa ve kuşlar uçuyor şairin dediği gibi...

Kelebekler'de en çok doğal giden akışı, karakterlerin kendilerine has olmalarını ve beklenmedik sürpriz ironik şaşırtmacaları sevdim. Örneğin tavuk sahneleri gibi.. Detayları söylemeyeceğim, spoiler olmasın.. Şaşırtmaları seviyorum.. Özellikle sinemada.. Sınır gökyüzü çünkü, gerçekten bağımsız ve özgürsün yaratıcılıkta.. Yani aynı zamanda rakı içip hüzünlendirebiliyor ve Nazan Öncel'in Gidelim Buralardan şarkısının coşkusunu Suzi karakterinde verebiliyorsan, gözyaşı akıtabiliyorsan, evet sanat yapıyorsun demektir. Gerçek hayattaki özlemleri, iki farklı düzlemde verebiliyorsan tek bir sahnede, izleyici de hangisinin gerçek olduğunu anlayamayacaktır.. Ama o his geçmiştir bir kere.. işte o zaman aradaki farkı anlamadan ağlayabilirsin, kendi çocukluğuna, veya 30'undan sonraki ikilemlerine gidebilirsin, tıpkı Suzi'nin yaşadığı isyanlarda olduğu gibi.... https://www.facebook.com/kelebeklerfilmi/videos/985535798271194/

Adamların yerine kendimi çok koyamayacağım, ama kadın karakter tabi ki bana daha yakın geldi...  Özellikle filmin sonuna doğru yaşanan çözümlemelerle birlikte, bir abilik, aileye babalık yapma gibi sendromların olduğu aşikar. Bunu tam hissedemiyorum ama Suzi karakterinin evin küçüğü olması nedeniyle hep ebeveynlerine; özellikle ilk aşkı babasına karşı yaşadığı zaaf ve annesiz büyümesinin, annesinin güvenini üzerinde hissetmemesinin verdiği eksiklik aşırı hissediliyor. Yine de her ne kadar hüzünlü ve yaşadığı ilişkilerde sesini çıkaramayan taraf gibi görünse de; kelebekler zamanı geldiğinde, abilerinin yaşadığı ikilemleri, yaptıkları hataları bir avazla susturacak kadar cesur bir kadın aslında.. Çünkü daha önce bunu fark edecek aydınlanmayı yaşamamış. Bunu hissettiğimiz yine en yoğun sahnelerden biri pavyon sahnesi:) İzlemeniz gerek, derinlemesine yaşayabilmek için.... Aydınlanmanın başkalarından gelmesini beklemeden; kendisinin fark edeceği zamanlar yakınmış da, anlamamış sadece.. Gişe Memuru'ndan farklı olarak kendi iç serzenişleri yerine, dış faktörler onu tetikliyor, belki de kimilerinin ihtiyacı olan budur... Yoksa hayatın anlamını tek karakterle sorgulamaya çalışsak daha büyük ve anlaşılmaz bir yük almaya çalışırdık...

kelebekler filmi ile ilgili görsel sonucu
O yüzden; Suzi'nin sahnesinde en çok ağladığım içtenliğe sebep olan şarkıdaki gibi; "Yükleyin ne varsa gönlüme demlensin 
Ayrılığın üstüne hasretim eklensin 
Beni geçirmeye yalnızlığım gelsin 
Ya dönülür ya dönülmez kimse üzülmesin..." demek yerinde olacaktır... 

Hayat bu filmde bana; sanki o cenaze olmasa, karşılaşmaların, gönül demlenmelerinin olmayacağını hissettirdi.. Bu kadar mı yani hayat? Olmasa, kimse yüzleşme yaşamayacak mıydı? Belki de kendi anlamlarımızı kendimiz yüklüyoruz. Bazen bilerek acı çekmek için, bazen saçmalamak için, bazen yalnızlığım benim çoğul türkülerim demek için... 

Ama sanırım Ezginin günlüğünün şarkısında diyordu; ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum... Beklemeyelim, hayat geçiyor... Kelebeklerin de zamanı gelecekti, o cenazenin kalkması için ve belki de doğru zaman o zamandı... Bunu fark edebileceğimiz nice zamanlarımız olsun!....



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder