Tolga Karaçelik'in Sundance
Film Festivali'nde en iyi film ödülünü aldığı "Kelebekler" filmini
sonunda izleyebildim. Aslında üzerine çok konuşulan yapımları etkilenmeden
izlemek ve üzerine tarafsız yazmak çok mümkün olmuyor ama bunu başarmaya çalıştım..
Nisan'ın hatrına... Orhan Veli de çok sever Nisan'ı, ben de.. İkimizin de bu ay
doğumgünü olması nedeniyle.. O zaman, "İçkiye benzer bir şey var bu
havalarda... Sarhoş ediyor insanı, sarhoş."
Kelebekler filmi de bu tatta
idi; içkiye benzer.. Kafası ayrı bir kafa... İçtiğinde tam olarak hislerini
söyleyebileceğin bir dünya ne kadar gerçek bir dünyadır? Kardeşim olmadığı için
hiçbir zaman tam olarak hissedemeyeceğim ama aslında içerlemek anlamında çok
iyi duygulanabileceğim bir his.. Çünkü sinema zaten olanı, olmayana veren bir
sanat dalı değil midir... Düz bir anlatım yerine, metaforlarla ve kurguyla, başka diyarlara götürmekle mükellef olan...
Tolga Karaçelik'in Gişe
Memuru filmine bayılmıştım. Hatta ironik olmadığı gibi, daha hissiyatlı
bulmuş, yine üzerine yazmıştım. Serkan Ercan'ın oyunculuğuna, arayışlarına,
aşkına, günebakanlara ve sadeliğe hasta olmuştum. Bu filmde yönetmen biraz da
açılmış, alanını ve ifadesini özgür ve geniş tutmuş...
Kelebekler zamanı.... Üç
kardeş, birbirinden farklı... Üçünün ortak noktası aynı anne babaya sahip
olmaları ama hayatlarında hep bir arayışa yeltenmeleri... Belki de babalarının
ölüm döşeğindeki haberi gelince bunun farkına varabiliyorlar.. Ve yine en sevdiğim anlatım yöntemlerinden biri, hikayenin yolda şekillenmesi.. Çünkü varmak değil, gitmektir önemli olan.. Hayatta hep evet
demiş, sesini itiraz anlamında çıkaramamış Suzi ile tek amacı astronot olmak
isteyen Cemal ve sanatçı olmak uğruna ne yaşadığını tam bilmeyen üçüncü kardeş Kenan... Bir
baba ve bir yolculuk üçünün hayatını ortak bir paydada kesiştiriyor.. Bu
anlamda bu blogda bir önce yazdığım La Villa filmine ne kadar da benzediğini
fark ettim.. Üç kardeş ve bir baba hikayesi etrafında şekillenen yüzleşmeler..
Neden hep yüzleşmek için bir nedene ihtiyaç duyarız? Neden hayatımızın
geçmesini bekleriz? Halbuki hayat o kadar uzun ve adaletli değil; hayat kısa ve
kuşlar uçuyor şairin dediği gibi...
Kelebekler'de en çok doğal
giden akışı, karakterlerin kendilerine has olmalarını ve beklenmedik sürpriz
ironik şaşırtmacaları sevdim. Örneğin tavuk sahneleri gibi.. Detayları
söylemeyeceğim, spoiler olmasın.. Şaşırtmaları seviyorum.. Özellikle sinemada..
Sınır gökyüzü çünkü, gerçekten bağımsız ve özgürsün yaratıcılıkta.. Yani aynı
zamanda rakı içip hüzünlendirebiliyor ve Nazan Öncel'in Gidelim Buralardan
şarkısının coşkusunu Suzi karakterinde verebiliyorsan, gözyaşı
akıtabiliyorsan, evet sanat yapıyorsun demektir. Gerçek hayattaki özlemleri,
iki farklı düzlemde verebiliyorsan tek bir sahnede, izleyici
de hangisinin gerçek olduğunu anlayamayacaktır.. Ama o his geçmiştir bir kere..
işte o zaman aradaki farkı anlamadan ağlayabilirsin, kendi çocukluğuna, veya
30'undan sonraki ikilemlerine gidebilirsin, tıpkı Suzi'nin yaşadığı isyanlarda
olduğu gibi.... https://www.facebook.com/kelebeklerfilmi/videos/985535798271194/
Adamların yerine kendimi çok
koyamayacağım, ama kadın karakter tabi ki bana daha yakın geldi... Özellikle filmin sonuna doğru yaşanan çözümlemelerle
birlikte, bir abilik, aileye babalık yapma gibi sendromların olduğu aşikar.
Bunu tam hissedemiyorum ama Suzi karakterinin evin küçüğü olması nedeniyle hep
ebeveynlerine; özellikle ilk aşkı babasına karşı yaşadığı zaaf ve annesiz
büyümesinin, annesinin güvenini üzerinde hissetmemesinin verdiği eksiklik aşırı
hissediliyor. Yine de her ne kadar hüzünlü ve yaşadığı ilişkilerde sesini
çıkaramayan taraf gibi görünse de; kelebekler zamanı geldiğinde, abilerinin
yaşadığı ikilemleri, yaptıkları hataları bir avazla susturacak kadar cesur bir kadın aslında.. Çünkü daha önce bunu fark edecek aydınlanmayı yaşamamış. Bunu
hissettiğimiz yine en yoğun sahnelerden biri pavyon sahnesi:) İzlemeniz gerek,
derinlemesine yaşayabilmek için.... Aydınlanmanın başkalarından gelmesini
beklemeden; kendisinin fark edeceği zamanlar yakınmış da, anlamamış sadece..
Gişe Memuru'ndan farklı olarak kendi iç serzenişleri yerine, dış faktörler onu
tetikliyor, belki de kimilerinin ihtiyacı olan budur... Yoksa hayatın anlamını
tek karakterle sorgulamaya çalışsak daha büyük ve anlaşılmaz bir yük almaya
çalışırdık...
O yüzden; Suzi'nin sahnesinde en çok ağladığım içtenliğe sebep olan şarkıdaki gibi; "Yükleyin ne varsa gönlüme demlensin
O yüzden; Suzi'nin sahnesinde en çok ağladığım içtenliğe sebep olan şarkıdaki gibi; "Yükleyin ne varsa gönlüme demlensin
Ayrılığın üstüne hasretim
eklensin
Beni geçirmeye yalnızlığım gelsin
Ya dönülür ya dönülmez kimse
üzülmesin..." demek yerinde olacaktır...
Hayat bu filmde bana; sanki o cenaze olmasa, karşılaşmaların, gönül demlenmelerinin olmayacağını hissettirdi.. Bu kadar mı yani hayat? Olmasa, kimse yüzleşme yaşamayacak mıydı? Belki de kendi anlamlarımızı kendimiz yüklüyoruz. Bazen bilerek acı çekmek için, bazen saçmalamak için, bazen yalnızlığım benim çoğul türkülerim demek için...
Hayat bu filmde bana; sanki o cenaze olmasa, karşılaşmaların, gönül demlenmelerinin olmayacağını hissettirdi.. Bu kadar mı yani hayat? Olmasa, kimse yüzleşme yaşamayacak mıydı? Belki de kendi anlamlarımızı kendimiz yüklüyoruz. Bazen bilerek acı çekmek için, bazen saçmalamak için, bazen yalnızlığım benim çoğul türkülerim demek için...
Ama sanırım Ezginin
günlüğünün şarkısında diyordu; ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek
istiyorum... Beklemeyelim, hayat geçiyor... Kelebeklerin de zamanı gelecekti, o
cenazenin kalkması için ve belki de doğru zaman o zamandı... Bunu fark
edebileceğimiz nice zamanlarımız olsun!....

Güzel film...
YanıtlaSil