15 Ekim 2012

Pink Floyd ile balenin kesiştiği o an..


Önce önyargılı olarak “Acaba nasıl olur ki” dediğimiz, çok pahalı bulduğumuz ama sonra aynı parayı bir akşam yemeğine verdiğimiz düşünüp rahatlayarak gittiğimiz bu gösteri, içimizdeki birçok boşluğu doldurmaya yarayan, ruhumuzu, gözümüzü, kulağımızı besleyen bir birikim oldu adeta. Pink Floyd’un 13 şarkısından oluşan bir repertuar eşliğinde,İtalyan La Scala TiyatrosuBale Topluluğu’nun modern bale gösterisini birlikte sunma fikrini ortaya ortan koreograf Roland Petit belki de birçoğumuzun “Bu ikisi birarada olmaz” dememizin altındaki önyargıyı aşarak bir ilke imza atmış diyebiliriz.

 
Evde Pink Floyd dinlemek istediğinizde (şu anda bu yazıyı yazarken de olduğu gibi) gözünüzü kapatıp bambaşka dünyalara dahil olup, düşünceler kurmaya girişebilirsiniz. Ama birçoğumuzun gözünün önüne gelen düşünceler arasında, bale yapan bir topluluk yoktur herhalde! Pek bağdaştırmamışızdır çünkü ikisini… Ama anlaşılan biri bağdaştırmış ve iyi ki de bunu yapmış, çünkü biz izleyiciler de bir taşla iki kuş vurmuş olduk bu sayede…

Gösteriyi izlerken balenin de Pink Floyd’un müziğinin de mükemmel denebilecek inceliklere sahip olduğunu fark ettim. Klasik baleye kaynaklık eden klasik müzik bestelerine baktığımızda bir süreklilik hali şeklinde müziğin değişim içinde inip yükseldiğini duyuyoruz. Pink Floyd parçalarında da benzer şekilde asla otuz saniyeden fazla aynı tınıyı dinlemek mümkün değildir. Bir gitarın yerini bir süre sonra bambaşka bir ezgide bir piyano alabilir ve bunu o kadar güzel yerleştirir ki akış içinde kulağınız hiç tırmalanmaz. Hatta aksine aynı devam etmeyen ve biraz sonra nasıl bir dizilişe geçeceğini bilmediğiniz bu muamma, hoşunuza bile gider. Zaten Pink Floyd müziğini ya seversiniz ya da dinlemezsiniz… “Ben biraz severim” diyen üçüncü bir orta yol olduğunu pek sanmıyorum. Rock dinleyicisi olur, caz dinleyicisi olur, pop dinleyicisi olur, bir de başlı başına bir tür olan Pink Floyd dinleyicisi olur. Bir tür olarak addettiğim bu Pink Floyd dinleyicisi denen kitleden ya olursunuz, ya olmazsınız, ortası yoktur…

Koreografın seçtiği parçalar tabi ki daha az sözlü, daha duygusal bir iniş çıkışa sahip parçalardı diyebiliriz. Özellikle topluluğun kalabalık olarak sahne aldığı parçalara baktığımızda, One Of These Days, Echoes, Careful with that Axe, Eugene gibi parçaları görüyoruz. Tabi kalkıp da bir Wish You Were Here’ı ya da Another Brick in The Wall’u şiir gibi sözlerle sahnede dansa dökmek zor olsa gerek. Seçilen parçalar gerçekten birer dans anlatımı ile sahneye taşınmaya gerçekten çok uygundu. Ama benim gönlümden bir de Shine On You Crazy Diamond da geçmedi değil, yakışırdı…

Pink Floyd müziği ile baleyi ortak paydada bütünleştiren bir başka unsur da, ikisinin de az lafla çok iş yapıyor olması! Sanat dallarına baktığınızda, hiç sözün geçmediği, lafın ağızdan çıkmadığı, hatta sahnedeki kimsenin sesini bile duymadığınız en nadir dal herhalde danstır. Hiç konuşmadan kendinizi ifade ettiğinizi bir düşünürseniz, işin bedende bittiğini fark ediyor insan. Aynı şekilde işitsel sanatların dışında, dramatik sanat dallarına baktığımızda tiyatro, sinema gibi iki tane başlıca dalın yanı sıra, sözün olmadığı bu dans formatında işin ne kadar güç olduğunu görebiliriz. Haydi heykel ve mimari üç boyutlu birebir anlatımla karşılık bulabilir diyelim, fotoğraf da anlatmak istediğiniz kareyi doğrudan çekip karşınıza koyabilir diyelim. Ama iş dansa gelince, fondaki müzik eşliğinde gel de anlat duygularını… İşte Pink Floyd dinleyicisi ayrımını kullanırken de anlatmak istediğim buydu. Birebir anlatılmak istenen duygu, şarkının içinde açık ve net bir cümleyle geçmiyor olabilir ama size yine de çok şey çağrıştırır… Örneğin Money şarkısında kasa sesini duymamız ya da Time şarkısında saatin tik tak vuruşunu duymamız gibi…

Klasik ya da modern balenin, diğer modern dans türlerinden bir başka ayrıldığı nokta da bence duruştur. Koskocaman sahnede bir balerin ya da balet bile duruyor olsa, asla sahnede kaybolmuş görünmüyor, çünkü o dimdik ve kendinden emin duruşu ve zarafeti yetiyor. Hatta tek başına olduğu için daha hatasız olması gerekiyor, çünkü sahnede bir tek ona bakıyor oluyoruz. Çok dikkatli takip etsem de bu gösterideki topluluğun hiçbir dansçısında bir hata göremedim. Üstelik hareketli parçalarda kafa sallamaları ve ritmik tvist hareketleri yapmaları da cabasıydı. Kalabalık çıktıkları parçalarda ise yan yana dizilişlerindeki sıfır hata oranı ve birbirleriyle uyum içindeki paslaşmaları görülmeye değerdi. Bir balerin ile bir baletin çift olarak sunum yaptıkları Hey You koreografisi ise gözümden yaş akmasına neden oldu. Bu kadar mı parçayı hissederek sahne doldurulur! İkilinin birbirine sarılması, tutkuyla dans etmeleri, birbirlerinden uzaklaşıp uzaklaşıp tekrar yakınlaşmaları ve o meşhur “Together we stand, divided we fall” mısrasında birbirlerine sarılışları, insanı mükemmel uyumun olduğuna inandırır nitelikteydi.

Bu arada normalde sahne sanatlarında perde kapanmadan asla alkışlanmaz diye bilirdik, ama bu gösteri başı sonu ayrı parçalardan oluştuğu için, izleyici olarak her şarkıdan sonra alkışlamadan edemedik. Enteresan bir şey daha oldu. Hiç bir bale gösterisinde bis yapıldığını görmüş müydünüz?! Son şarkıdan sonra o kadar çok alkış aldı ki topluluk, en kalabalık performanslarını sergiledikleri ve en hareketli koreografiye sahip One of These Days parçası eşliğinde tekrar sahne aldılar. Adeta insanlığı anlatan bir akış içindeki bu düzenlemede, çığlıklar, ayrılıklar, biraradalıklar, kadın ve erkeğin yükselişi, çoğalması eşliğinde bir anlatım söz konusuydu. Ki bu güç anlatım, bu parçayla gayet akıcı bir şekilde izleyiciyi büyüledi diyebiliriz.

Sonuç olarak hepimiz çok etkilendik. Hem gerçekten çok yönden benzerlikler olduğunu fark ettiğimiz baleyi ve Pink Floyd’u daha çok takip etmemiz gerektiğini hatırladık hem de ikisini birarada yaşatma fikrine hayran kaldık. Seksen küsur yaşındaki koreograf Petit, dans ile aktarabilmeyi başardığına göre, Pink Floyd’u derinlemesine analiz etmiş olmalı… Biz de bundan sonra bunun adına bir adım atabilirsek ne mutlu bize.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder