Önce önyargılı olarak “Acaba nasıl olur ki” dediğimiz, çok pahalı bulduğumuz ama sonra aynı parayı bir akşam yemeğine verdiğimiz düşünüp rahatlayarak gittiğimiz bu gösteri, içimizdeki birçok boşluğu doldurmaya yarayan, ruhumuzu, gözümüzü, kulağımızı besleyen bir birikim oldu adeta. Pink Floyd’un 13 şarkısından oluşan bir repertuar eşliğinde,İtalyan La Scala Tiyatrosu Bale Topluluğu’nun modern bale gösterisini birlikte sunma fikrini ortaya ortan koreograf Roland Petit belki de birçoğumuzun “Bu ikisi birarada olmaz” dememizin altındaki önyargıyı aşarak bir ilke imza atmış diyebiliriz.
Gösteriyi izlerken balenin de Pink Floyd’un müziğinin de mükemmel denebilecek inceliklere sahip olduğunu fark ettim. Klasik baleye kaynaklık eden klasik müzik bestelerine baktığımızda bir süreklilik hali şeklinde müziğin değişim içinde inip yükseldiğini duyuyoruz. Pink Floyd parçalarında da benzer şekilde asla otuz saniyeden fazla aynı tınıyı dinlemek mümkün değildir. Bir gitarın yerini bir süre sonra bambaşka bir ezgide bir piyano alabilir ve bunu o kadar güzel yerleştirir ki akış içinde kulağınız hiç tırmalanmaz. Hatta aksine aynı devam etmeyen ve biraz sonra nasıl bir dizilişe geçeceğini bilmediğiniz bu muamma, hoşunuza bile gider. Zaten Pink Floyd müziğini ya seversiniz ya da dinlemezsiniz… “Ben biraz severim” diyen üçüncü bir orta yol olduğunu pek sanmıyorum. Rock dinleyicisi olur, caz dinleyicisi olur, pop dinleyicisi olur, bir de başlı başına bir tür olan Pink Floyd dinleyicisi olur. Bir tür olarak addettiğim bu Pink Floyd dinleyicisi denen kitleden ya olursunuz, ya olmazsınız, ortası yoktur…
Koreografın seçtiği parçalar tabi
ki daha az sözlü, daha duygusal bir iniş çıkışa sahip parçalardı diyebiliriz.
Özellikle topluluğun kalabalık olarak sahne aldığı parçalara baktığımızda, One
Of These Days, Echoes, Careful with that Axe, Eugene gibi parçaları görüyoruz.
Tabi kalkıp da bir Wish You Were Here’ı ya da Another Brick in The Wall’u şiir
gibi sözlerle sahnede dansa dökmek zor olsa gerek. Seçilen parçalar gerçekten
birer dans anlatımı ile sahneye taşınmaya gerçekten çok uygundu. Ama benim
gönlümden bir de Shine On You Crazy Diamond da geçmedi değil, yakışırdı…
Pink Floyd müziği ile baleyi
ortak paydada bütünleştiren bir başka unsur da, ikisinin de az lafla çok iş
yapıyor olması! Sanat dallarına baktığınızda, hiç sözün geçmediği, lafın
ağızdan çıkmadığı, hatta sahnedeki kimsenin sesini bile duymadığınız en nadir
dal herhalde danstır. Hiç konuşmadan kendinizi ifade ettiğinizi bir
düşünürseniz, işin bedende bittiğini fark ediyor insan. Aynı şekilde işitsel
sanatların dışında, dramatik sanat dallarına baktığımızda tiyatro, sinema gibi
iki tane başlıca dalın yanı sıra, sözün olmadığı bu dans formatında işin ne
kadar güç olduğunu görebiliriz. Haydi heykel ve mimari üç boyutlu birebir
anlatımla karşılık bulabilir diyelim, fotoğraf da anlatmak istediğiniz kareyi
doğrudan çekip karşınıza koyabilir diyelim. Ama iş dansa gelince, fondaki müzik
eşliğinde gel de anlat duygularını… İşte Pink Floyd dinleyicisi ayrımını
kullanırken de anlatmak istediğim buydu. Birebir anlatılmak istenen duygu,
şarkının içinde açık ve net bir cümleyle geçmiyor olabilir ama size yine de çok
şey çağrıştırır… Örneğin Money şarkısında kasa sesini duymamız ya da Time
şarkısında saatin tik tak vuruşunu duymamız gibi…
Klasik ya da modern balenin,
diğer modern dans türlerinden bir başka ayrıldığı nokta da bence duruştur.
Koskocaman sahnede bir balerin ya da balet bile duruyor olsa, asla sahnede
kaybolmuş görünmüyor, çünkü o dimdik ve kendinden emin duruşu ve zarafeti
yetiyor. Hatta tek başına olduğu için daha hatasız olması gerekiyor, çünkü
sahnede bir tek ona bakıyor oluyoruz. Çok dikkatli takip etsem de bu
gösterideki topluluğun hiçbir dansçısında bir hata göremedim. Üstelik hareketli
parçalarda kafa sallamaları ve ritmik tvist hareketleri yapmaları da cabasıydı.
Kalabalık çıktıkları parçalarda ise yan yana dizilişlerindeki sıfır hata oranı
ve birbirleriyle uyum içindeki paslaşmaları görülmeye değerdi. Bir balerin ile
bir baletin çift olarak sunum yaptıkları Hey You koreografisi ise gözümden yaş
akmasına neden oldu. Bu kadar mı parçayı hissederek sahne doldurulur! İkilinin
birbirine sarılması, tutkuyla dans etmeleri, birbirlerinden uzaklaşıp uzaklaşıp
tekrar yakınlaşmaları ve o meşhur “Together we stand, divided we fall”
mısrasında birbirlerine sarılışları, insanı mükemmel uyumun olduğuna inandırır
nitelikteydi.
Bu arada normalde sahne
sanatlarında perde kapanmadan asla alkışlanmaz diye bilirdik, ama bu gösteri
başı sonu ayrı parçalardan oluştuğu için, izleyici olarak her şarkıdan sonra
alkışlamadan edemedik. Enteresan bir şey daha oldu. Hiç bir bale gösterisinde
bis yapıldığını görmüş müydünüz?! Son şarkıdan sonra o kadar çok alkış aldı ki
topluluk, en kalabalık performanslarını sergiledikleri ve en hareketli koreografiye
sahip One of These Days parçası eşliğinde tekrar sahne aldılar. Adeta insanlığı
anlatan bir akış içindeki bu düzenlemede, çığlıklar, ayrılıklar, biraradalıklar,
kadın ve erkeğin yükselişi, çoğalması eşliğinde bir anlatım söz konusuydu. Ki
bu güç anlatım, bu parçayla gayet akıcı bir şekilde izleyiciyi büyüledi
diyebiliriz.
Sonuç olarak hepimiz çok
etkilendik. Hem gerçekten çok yönden benzerlikler olduğunu fark ettiğimiz
baleyi ve Pink Floyd’u daha çok takip etmemiz gerektiğini hatırladık hem de
ikisini birarada yaşatma fikrine hayran kaldık. Seksen küsur yaşındaki
koreograf Petit, dans ile aktarabilmeyi başardığına göre, Pink Floyd’u
derinlemesine analiz etmiş olmalı… Biz de bundan sonra bunun adına bir adım
atabilirsek ne mutlu bize.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder