22 Şubat 2012

Beyoğlu'nda bir günüm..

İstanbul'un bir açık hava müzesi olmaktan çıkarılıp, parçalara ayrılarak satıldığı, kültürünün yok edildiği günlerden geçiyoruz.. Tarihi yarımadasıyla, Eyüp'ü Balat'ıyla kalıntıların üzerine otellerin yapılabildiği, Gar'ların kapatılabildiği, sanat komplekslerinin fuar alanlarına dönüştürülebildiği kara bir cehalet dönemi bu maalesef.. Bizim kuşağın çocukluğunda zirve yapmış, biz büyüdükçe de gözlerimizin önünde, avuçlarımızın içinden kayıp gidecek bir kültürel mirastı bu. Son demlerini iyi değerlendirmekten başka yapacak birşey var mı? Bilen varsa söylesin...





Güneşli bir Şubat günü, kuşluk vaktinde başladım Beyoğlu'ndaki turuma. Artık Anadolu yakasının ta en ucunda oturan çocuklu bir insan olarak aylardır gelmediğimi baştan belirteyim. Çünkü sizin gördüğünüz detayları ben uzun süredir fark edememişsem, daha yeni görüyor demeyin:) Haftaiçi olması nedeniyle, sabahları çok temiz ve boş oluyordu Beyoğlu. İstiklal Caddesi'ne girer girmez, sağdaki ilk durağım Fransız Kültür Merkezi oldu. Girişinin güvenlik kontrolü ağırlaşmıştı, hatta işiniz yoksa girmeye bile çekinirdi insan. Ama olsun, bugün hiç çekinmemeliydi duvarları aşmak için. Kapıdan geçince o güzelim avlusunun hiç değişmediğini fark ettim ve bir oh çektim. İnsanlar kahvelerini yudumlayıp sohbet ediyordu bahçedeki cafe'sinde. Bir yandan da Fransızca dersleri karşıdaki dersliklerde devam ediyordu. Sergi kapısından girdim ve oranın da kapısı, duvarları hiç değişmemişti. Kırgız göçebeleriyle ilgili bir fotoğraf sergisiydi bu. Pek ilgimi çekmediğini söylemeliyim, ama tablolar daha yeni asılıyordu, sanırım açılış o akşam olacaktı, biraz hazırlıkları izleyip iyi günler dileyerek çıktım.
Biraz ilerledikten sonraki ikinci durağım, AkSanat idi. Oranın giriş katını TeknoSa yaptıkları günü çok net hatırlıyorum. Neyse ki bu salaklıklarını sonradan fark etmiş olsalar gerek ki; binayı güzelce yenileyip eski görüntüsüne kavuşturdular sonradan. Güzel bir sanat binası bence AkSanat. Atölyeleriyle, tiyatrolarıyla, sergileriyle ve tabi ki en üst kattaki kilise ve meydan manzaralı güzel güneşli kafeteryasıyla. Sergi olarak Michael Snow'un Solo isimli sergisi vardı, küratörü Ali Akay'mış. Çağdaş sanatın beni zorladığını anlar olduğunu kabul etmekte beraber, insanların iç dünyalarını böyle farklı yöntemlerle arada sırada deneyimlemek, zihni genişletiyor. Islık sesleriyle hazırladığı ses kayıtları, bir cümlenin onlarca farklı cümleyde de yazıyıp anlaşılabileceğini gösteren video çalışmaları ve AkSanat'ın bir köşesine yerleştirilmiş kamerasıyla İstiklal'i görüntüleyen kamera odaklanmaları vardı. Yabancı sanatçıların İstanbul'u böylesine bir malzeme olarak gördüğünü düşünüp çıktım oradan da.
Bu noktadan sonra, Alkazar ve Emek sinemalarının kapalı girişlerini görüp üzüldükten sonra Galatasaray'a kadar yürüdüm. Bir iki kitapçıdan dergi ve cd aldıktan sonra, Hacı Muhittin Ali Bekir'den 250 gram badem ezmesi aldığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Dönüşte İnci'den de bir profiterol alırım dedim ama sanki kendi çocuğuma "dönüşte alırız" diyip almamak gibi kendim de unuttum!
Galatasaray'a vardığımda eski PTT binasının önünde durdum. Bugün hiçbirşeyden çekinmeyip her yere giricem ya; daldım binanın içine. Giriş duvarlarında zarf ve kart resimlerini görünce Ptt müzesi sandım çünkü. Meğer gelen güvenliğin imalı konuşmalarından anladım ki; orası Galatasaray Klübü müzesi olmuş. Halbuki orası eski tarihi bir Ptt binası idi, müze yapılacak diye duymuştum. Ama olsun, bir spor klübünün yaşatılacak daha çok değeri varmış demek ki! Adam bi de dedi ki; postane işiniz varsa, karşıda postane var:) Eminönü'nde bir Ptt müzesi varmış, bir gün de oraya gitmek gerek. O bölgedeki son durağım, Yapı Kredi Yayınları oldu. Yeni çıkan kitaplara baktım, Behiç Ak'ı gördüm:) Dali sergisi nerede diye soran şapkalı bir adamla yayınevi görevlisinin diyaloglarını dinledim. Ve ardından bir hüsran daha: YKY'na ait Kazım Taşkent Sanat Galerisi de satılmış! Bi de Türklük yaparak; "Ama kesin mi kapandı? Camında Yaşar Kemal sergisi afişi var?" dedim. Görevli de, onun ödül aldığı zaman asılan eski bir afiş olduğunu, artık o galeri binasının başka birine ait olduğunu söyledi:(
Aah ah dedikten sonra Galatasaray'ı geçtim Tünel'e doğru güneşi yüzüme alarak yürümeye devam ettim. Karşı Sanat Çalışmaları'nın Elhamra'dan taşındığı biliyorum ama yeni yerini bulamadım. Salt Beyoğlu sanat binasını çok seviyorum. Hemen oraya girdim. Devam eden bir sergi varmış: "İstanbul Eindhoven- '89'dan Sonra" sergisi, 89 yılından sonraki çalışmaları içeriyor. Aslında İstanbul ile ilgisi yok. Değişik çalışmalar var, afişler, kadın ressamların model fotoğrafları, Avrupa yollarını kesiştiren -yine çağdaş!- değinmelerin yanı sıra sevdiğim kadın ressam Leyla Gediz'in de iki çalışması yer alıyor. Hani duvarları aşmak diyorum ya; bu kadar çağdaşlığa ben de dahil olamıyorum derken, bir çizim çalışması olduğu yazan büyük bir secere gibi bir defter gördüm. Sanki dokunulmasın diye bırakılmıştı. Ama dokunucam ulen dedim! Hemen görevli geldi, hah dedim içimden yassak kardeşim diyecek. Meğer yanında eldiven varmış, eldivenle bakarsanız zarar görmez dedi:) Hem utandım, hem sevindim. Umarım yanından bu yüzden bakmadan geçen insan sayısı çok değildir... Asıl hoşuma giden; serginin 68-69 yılları adında da ikinci bir devamı olacakmış yıl içinde, o daha çok ilgimi çekebilir.
Koç Vakfı'nın Arter adlı yeni bir galerisi açılmış. Ama şimdilik sadece birinci katı açık. Sesli bir düzenek olan Siyaha Özgürlük adlı bir çalışma vardı. Camekanın içinde beyaz tuşları çivilenmiş bir eski piyano ve dört hoparlör... 10 dakika boyunca, siyahın "hak ettiği zenginliklerini" dinliyoruz Erdem H. aracılığıyla. Bence çok tatlıydı:)
Buranın karşısında Borusan'ın galerisi var. Meşhur Madde-Işık sergilerinin gerçekleştiği. Bu kez sadece iki katta çalışmalar vardı. Serginin adı "What is Love" ama tüm katılanlar Türk sanatçılar. İşte bu dil özentisi duruma hastayım:( Sosyal meselelerini inceleyen genç on sanatçı, yine çağdaş yöntemler tercih etmişti. Yunanistan'daki protestoları anlatmak istediğini yazan  sanatçı, niye protesto çizimlerine Dog Exercises adını koymuştu? Enternasyonel'i bir binanın çatısında söyleyen genç, belki de en anlatımı öz olandı. Ölü bir fare şiirsel yalınlığı anlatıyormuş, yarısı olmayan dijital bir fotoğraf teknik yetersizlikleri; internet sitesini tersten yazmış bir dijital çalışma da müze-kamu ilişkisini eleştiriyormuş... Eleştiriler belki güzel ama çok soyut benim için... Eski bir aile fotoğrafında kafaların yerine sebzelerin oluşu da, şimdi nedir aile kavramı mı eleştiriliyor diye düşünmeden edemedim. Analog-dijital imge ayrımı yazmış altına. Bana onu hissettirmedi:) Bu çağdaş sanat tartışmaları, küratörlerin, klasik sanatçıların, müze sahiplerinin, iletişimcilerin dahil olduğu çok büyük bir muamma, başka bir blog'da tartışırız:)
Tünel'e doğru ilerledikçe, hiç dikkat etmediğim iki galeri gördüm. Belediye'nin galerisiydi biri. Ordaki eserler ilgimi çekmezdi ama bu kez çekti: Modern Hürrem Sultanlar adında fotoğraf sergisi açmıştı Renata Kireyeva Akbaş. 9 Ukrayna doğumlu kadının, Türkiye'deki başarılı hayatlarını özetleyen bir çalışma. Hepsinin dörder harika -gerçekten çok başarılıydı- portre fotoğrafı ve yanında güzel cümlelerle kendilerini anlattıkları birer ifade metni. Kendisi de Kiev'de eğitim almış 1979 doğumlu sanatçı, kendisi gibi tatlı sporcu, sanatçı, kumaşçı çalışan kadınları anlatmış ve çok da iyi etmiş:)
Ve son olarak Tünel'e girmeden Ziraat Bankası sanat galerisi. Dişil Söylemler adındaki resim sergisinde, birbirine çok benzeyen tablolar vardı; kadınlar göğüsleriyle ön plana çıkmıştı. Ama renkler güzeldi:) Bir de fiyatların 1000 lira ile 4000 lira arasında değiştiğini gösteren fiyat listesi vardı ki; bu listeyi görmek bana çok komik geldi:)
Eveet işte sanatsal turumu burada bitirip, açlıktan öldüğümü fark ettikten sonra; Tünel'de güneş altında yemeğimi yerim umuduyla koştum ara sokağa. Ama bir tek sandalye bile yoktu dışarıda! Tamam biliyordum dışarı yasağının olduğunu ama sanki birer sıra atılmıştı daha önce geceleri geldiğimde... Bu kez insan yoktu dışarıda insan! Oysa mis gibi güneş vardı dışarıda... Çöktüm gerçekten... Helvetia'ya gittim, içeri oturdum. Orası da öğlen saati reklam ajansı kadınlarının akın ettiği bir yer haline gelmiş! Sebzeli fırın yemeklerimi ve çorbamı söyledim ama soğuktu:( Tüm kadınlar zeytinyağlı yiyordu, bağırarak konuşuyordu ve yemeğin hemen üstüne demiri öldüren çay içiyordu deli gibi! Oranın bu koşturmaya nasıl ayak uydurduğunu izledim ve şaşırdım. Yani anlayacağınız; gazetenin yavaş okunduğu, sohbet edildiği, çalışmayanların da saatlerce oturup kitap okuyabileceği bir güneşlik, huzurluk, keyiflik yer bulamadım yaa:( Lokal denen artist yere, sırf cam kenarına güneş geliyor diye, hayatımda ilk defa oturdum! Orada biraz güneş giren cam kenarından dergimi okuyabildim. Dergim de; tezimle ilgili e-kitap piyasasının nasıl yayıncılığı değiştirdiğini son sayısında ele alan Varlık idi:) Biri tez konumu duymuş da; tüm yayıncılarla gidip röportaj yapmış diye düşündüm:)
Ve artık pilim bitmişti... Dönüşte Robinson Crusoe kitapçısından hiçbir yerde baskısı olmayan orijinal bir kitap almanın mutluluğuyla son noktayı koydum kültür sanata... Sonra eve gelince internetten baktım meğer internette varmış ama olsun: Nesne Olarak Kitap. Kitabın üstünde yayınevi yazmıyordu, meğer Akın Nalça tasarımıyla Metis basmış:) Olsun o an için o kitapçının kahverengi ahşap kokusu içinde kendim için mutlu oldum ya kandırıkçılık da olsa bana yetti:)
Sonuç olarak ülkeyi yönetenler eskinin, tarihin, ahşabın, kokunun, mirasın, kalıntının, kültürel zenginliğin, taşı kırık sokakların, aslan motifli binaların, mozaik olan Rum, Ermeni kültürünün kıymetini bilmiyor, bu kesin. Varlıklı bankalar, iş adamları vs kendi galerilerini açıp, eski binaları satın alıp kendilerince sanata değer verdiklerini umuyor. Ama sonuçta bu da tüketim kapitalizminin, sanatı meta haline getirmesine yol açıyor. Bence bizim eksiğimiz, kamu olarak kamusal sanatı, kamusal alanların tarihini sahiplenemiyor oluşumuz...Çözüm varsa, söyleyin beraber yapalım. Ya da böyle bireysel tatlarla, bir güne sığdırılan verimlerle zamanımız, Danışman'da hiçbir sermayesi olmayan Mustafa Amca'nın kahvesiyle sonlanıyor. Çocuklarımıza defterlerdeki anılar ve fotoğraflardan başka gösterecek birşeyimiz kalsın diye umuyorum... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder