12 Ocak 2012

Erkeklik hormonundan tiyatro olur mu; olur!...


Bu ara östrojenden başladık, testosterondan devam edelim... Dün, kadın hormonundan söz etmiştik yazımda. Nooluyor bu kıza demeyin... Bayılırım zaten kadındaki erkek; erkeğin içindeki kadın konularına. Aslında belki Freud'un Oedipus ve Elektra komplekslerine de değinmek gerekir. Ama detaya inip konuyu dallandırıp budaklandırmak istemiyorum. Az çok herkes biliyor zaten, çocukların cinsiyetlerinin önemini keşfettikleri yaştan itibaren karşı cinse hayranlık duyup onu kendilerine rol model seçmeye başladıklarına... Sözünü edeceğim konu, aslında erkeğin içindeki kadın tarafından ziyade; erkeğin hormonlarıyla ilgili...



Kadınların arasındaki bir erkek mi,
erkekler arasındaki bir kadın mı..
Oyun Atölyesi'nin yıllardır sahneledikleri ve ilk ortaya çıktığında bol ödülleriyle ve cesur içeriğiyle adından söz ettirdiği oyunu: Testosteron. Evet, bu hormonun adı. Erkek cinsiyeti hormonu. Adını ilk duyduğumda cinsellik içerikli bir oyun olduğunu düşünmüştüm. Hatta aman ne yapacağım erkeklerin bu hallerini anlatan iki saati aşkın bir performansı diye düşünmüştüm. Ama oyun sahneleneli üç yılı geçtikten sonra, halen ilgimizi çektiğini fark ettik eşimle. Bir kere oyuncu kadrosu süperdi: (Stavros) Metin Coşkun, (Kornel) Onur Ünsal, (Fistach) Emre Karayel, (Robal) İnan Ulaş Torun, (Tretyn) Mert Fırat, (Janis) Timur Acar, (Tytus) Tuna Kırlı. Oyunun yazarı Andrzej Saramonowicz, çeviren Neşe Taluy Yüce, yöneten Kemal Aydoğan. Aslında çeviri oyunlara karşı da bir önyargım vardır çünkü metin olsun; kurgunun ve akışın bize hitap etme doğallığının kaybı olsun biraz havada kaldığını düşünmüşümdür hep. Ama işte oturmuş bir oyunu izlemenin avantajını yaşadık. Esprilerin, diyalogların, eda ve tavırların hepsinin bizden ve bize ait olduğunu gördük. Hiç de çeviri oyun gibi durmuyordu. Hatta düğün olduğuna dair karısını telefonda inandırmaya çalışma sahnesi sırasındaki düğün şarkısı ve oyun havalarının doğallığı ve içtenliği harikaydı. Alkışlamaya ve kapı gıcırtısına oynamaya dair içimizde bir dürtü olduğu için, tüm salon da kalkıp oynayacaktı az daha.

Oyunun neşeyle aktarılma coşkusunun yanı sıra, içeriğe dair bir erkekteki testosteron hormonunun nelere kadir olduğunun altı çiziliyor oyunda ana fikir olarak. Yine Freud'a değinmek gerekirse, doğru demiş demekten öteye gidemiyoruz. Çünkü ne demiş; cinsellik ve saldırganlık, işte bütün mesele bu! Gerçekten de erkeklerin özünde yatan iki temel hastalık, aslında kendilerini kendileri yapan iki temel esas; hastalığı bir semptom olarak düşünerek söyledim. Erkek, dışarıda çok eşli bir yaşamla, içgüdülerini bastırmaya çalışarak cinselliğini; kendi hemcinslerine başta olmak üzere, kadınlara, arabalara, işlerine vs şiddet ve baskı uygulayarak da saldırganlığını öne çıkarıyor. Bu kadar basit aslında bir erkeğin içinde yatanlar.

Oyun sürecindeki gelişmeleri anlatmayacağım izlememiş olanlar için. Ama bir olay sonucunda birbirleriyle girdikleri sidik yarışında, hepsinin aynı kapıya çıkarak bu durumlarını kabul ettiklerini görüyoruz. Hatta kendileriyle dalga geçtiklerini bile söyleyebiliriz. Sonuçta bir erkek için fazla kibar davranan ve konuşan bir üyelerinin daha "erkek" olduğu meydana çıkıyor:) Tabi buna onlar erkeklik diyor. Tıpkı dünkü yazımda selülitli kadının daha östrojenli yani daha kadın olduğunun ortaya çıkması gibi...

Bu arada oyuna gelen 50 yaş üstü kadıköylü okumuş teyzelerin, bol küfürden ve kadınları birer güzellik objesi olarak görmelerinden son derece rahatsız olduklarını ve "cık cık cık" diye söylendiklerini duyduk sürekli. Evet küfür vardı, o çok rahatsız etmedi beni de; kadınların çok konuşanlarına şöyle böyle denmesi biraz beni de rahatsız etti. Ama sonuca baktığımızda, ordaki bütün yedi adamın birden kendilerini de ezdiğini, aşağıladığını, ne kadar basit mahluklar olduklarını ve aslında isteklerinin ne kadar az olduğunu, çözüm analiz ilişkilerini ne kadar yüzeyden incelediklerini itiraf ettikleri için maç dengelenmiş sayılabilir:)

Bence mutlaka yedi kadın da bu kadar cesur bir Östrojen oyunu sahneye koymalı!