12 Ocak 2011

Televizyon, yaşamımızın içeriğini ne kadar belirliyor?

Eskiden tek kanallı televizyon yayıncılığı dönemi varken, tamam hadi insanlar evleri dışındaki gelişmelerden haberdar olmak amacıyla izliyorlardı diyelim. Haberler, azıcık müzik dinlemek, belki bir film izleyebilmek gerçekten değişik bir bakış açısı yaratabiliyormuş o akşam aile üzerinde. Köylere bile gazeteler iki gün sonra geldiğinden, insanlar haberleri geç öğreniyordu. Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele filminde, televizyonun insan yaşamı üzerindeki etkisini hepimiz trajikomik bir şekilde izlemiştik. Oğlunun ölümünü televizyondaki haberlerden öğrenen annenin, ekranda oğlunun son karesini görmesi üzerine, cenazesini defnedemediği için televizyonu gömüyordu... Aslında belki de haklıydı!


Peki bugün televizyonun toplum ve ailenin en küçük bireyleri üzerindeki etkisi nasıl? Artık bilgiye internet üzerinden saniyesinde ulaşabiliyoruz. Bunun iyi ya da kötü yanları tartışılır tabi çünkü bilginin doğruluğu ve kirliliği de gündeme geliyor. Sadece haberleri izlemek ve bilgi almak için izleyen yaş grubunun, ortanın üzerinde olduğunu düşünüyorum. Yani dedelerimizin tabiriyle "ajans saati" diyor o kuşaklar:)

Tabi bunlar benim bireysel gözlemlerim, asla bir araştırma yapmak amacında değilim. Haberleri geçtik, geriye neler kalıyor program içerikleri olarak: Film, yarışma programları, belgesel, kültür sanat-spor-hava durumu (ki bunlar da habere girer) vee dizileeeer! Filmi ayrı bir yere koyuyorum, çünkü televizyon, filmi sinemadan çalmıştır! Vizontele'deki sinema sahibinin üzülmesinin nedeni neydi; "artık her eve sinema girecek olması"... Dolayısıyla televizyon, film için bir araçtır sadece, aslında filmin yeri sinema ya da herhangi bir perde gösterimidir. Yarışma programları, sistemin yarattığı bambaşka bir senaryodur, yaşamın bir kopyasının yaratılmasıdır ekranda. Bu konuya bilimsel olarak girme niyetinde değilim, bunun üzerine tez yazan arkadaşıma daha çok söz düşer:) Kendi fikirlerimi yazmaya devam edersem; televizyonun gerçeklikle çeliştiği ama bu çelişkiden güç aldığı formatlardır ve o alkış, gözyaşı ve duygusallık numaraları midemi kaldırıyor diyebilirim...  Geriye ne kalıyor; belgesel. Evet, belgesel kuşağı reel hayatta izleme alanının olmadığı ve içine fiziksel olarak giremeyeceğimiz bir dünyayı ayağımıza getiren ilginç bir seridir. Bu anlamda televizyonun bugünkü tek kendine özgü bilgi kaynağı sisteminin belgesel olduğunu düşünüyorum.

Televizyon yayıncılığının günümüzdeki toplum yapısı üzerindeki yegane etkisi, yukarıda saydıklarımı belirttiğim nedenlerle saf dışı bırakırsak; dizilerdir! Evet, her yaşa, cinsiyete, toplumsal sınıfa uygun bir dizi mevcut... Son günlerde o kadar yaşamımızın bir parçası oldular ki, artık onların birer senaryo ve kurgu ürünü olduğunu unutup, öylesine sahipleniyoruz ki, haklarında davalar bile açılıyor! Sanki söz konusu, aile hanesinden biriymiş gibi... Kimisi diyor ki, tecavüz sahneleri olumsuz etki yaratıyor (sanki Türkiye bu konuda çok masum bir ülke!), kimisi diyor ki Kanuni Sultan cariyelerin dansını mı izlermiş (ne sanıyordunuz?), kimisi "kapıcı kızı kadar olamadın!" denmesine alınıyormuş (birbirini aşağılayan bir toplum olduğumuzu ne çabuk unuttunuz!)...

Kısacası, bugün televizyon, kendimizi görmek istediğimiz bir ayna konumuna geldi. Haberlerin görüntüleri zaten birer tekrar ve senaryodan ibaret olduğu için, görüntüsüz haberleri öğrenmek pekala daha iyi olabilir... Film sektörü de (reklam, kötü seslendirme, sansürlenen flu görüntüler, kesilen sahneler nedeniyle) kendi kaynaklarından takip edilse en iyisi:) İşte geriye kalan yarışma programlarındaki sahtecilik ve rekabet ortamı ile dizilerdeki sahte yaşamlar, toplumun kendisini görmek istediği tek sahne olarak payını alıyor. Gelin, o dizilerin senaryolarına müdahale edip değiştirmeye çalışacağımıza, toplum olarak kendimizi değiştirelim! Hatta, 3 yaşa kadar çocukların izlememesi gerektiği bu televizyonu yaşamımızdan çıkaralım daha güzel olmaz mı?!...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder