12 Nisan 2020

Üzgünüz, Kalbinizi Kırdık



Canım Ken Loach.. Hazır onun filmlerini özlemişken, 2019 yapımı filmini yeni izleme imkanı bulunca, hele de böyle bir dönemde yazmamak olmazdı. Çünkü, filmde bir kargo çalışanının hayatını tüm gerçekliğiyle takip etme şansı buluyoruz. Bu Corona virüsü süreci başladığından beri; inandığım ve tekrarladığım bir cümle vardı; tekrar ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladım: "Virüs öldürmez, kapitalizm öldürür". Virüsten önce de sistem insanlara insan muamelesi yapmıyordu. Şimdi bu sadeleşen yeni dünya düzeniyle beraber evde oturabilen görece rahat sınıfa, evde oturmayan sınıf hizmet etmeye devam ediyor ve bu süreci yönetenler de tabi ki enselerinde bitmeye devam ediyor. İşte filmde de tam da böylesine bir zamanda, bir kargo işçisinin gözünden gerçek hayatı izlerken daha da duygulanıyor insan, iyi ki bu zamanda izlemek nasip olmuş. Filmin çok çeşitli afiş çalışması vardı ama en çok bu koyduğumu sevdim,çünkü çalışma ortamının içinde kendine yer açabileceğiniz yegane anlardan birini yansıtıyor.







Ken Loach'un ilk hangi filmini izlediğimi düşünüp filmografisine baktığımda, Ülke ve Özgürlük olduğunu fark ettim. Ne başlangıç ama, ilk görüşte aşk  resmen. 1995 tarihli yapım, İspanya İç Savaşı'nı anlatırken; hem faşizmi hem aşkı nasıl birarada sunarsınız sorusunun orijinal bir cevabı adeta.. Babam önermişti sanırım beraber izlemiştik, belki de film festivalindeydi. Ama sonrasında Vhs kasette kopyasının olduğunu da hatırlıyorum, büyük ihtimal çok beğenip kaydetti sonrasında bir yerden. E tabi bir kızın babası da ilk aşkı olduğuna göre, babamın önermesiyle filmden etkilenmiş olmam da normal sanırım, düşünsenize 13 yaşımdaymışım. Ama belki de Türkiye'ye birkaç yıl sonra gelmiş olabilir tam emin değilim. Neyse, velhasıl kelam filmde direnişe katılan bir adamın, siyaset, arkadaşlık, vatan sevgisi ve özgürlük mücadelesi üzerine yaşadıklarını gözlemliyoruz. Sanki sonradan bu sürece katılması ve konusu bağlamında "Hair" filmini de bana çağrıştırıyor. Filmde tek beni rahatsız eden sanırım olay İspanya'da geçiyor olmasına karşın; İngilizce konuşuluyor olmasıydı, bu da sonradan katılan David'in İngiliz olmasından kaynaklıydı. Sinema gerçeklikten kaçışta bir iletişim aracı evet ama o büyüyü de bozmaması lazım galba.

Director Ken Loach
Ken Loach
Böylece Loach'un dünyayı anlatma çizgisinin devrimci ve dayanışmacı olduğunu anlamış olarak izlemeye devam ettik. Belki Oxford'da hukuk okumuş olmasının da bunda etkisi olabilir. Sonrasında Carla'nın Şarkısı'nı izledim sanırım, o da Nikaraguada'daki sandinistleri anlatıyordu, yine 1990'ların sert Türkiye siyaseti çizgisinde izlenip gaza gelinecek güzel örneklerden biriydi; küresel köy olan dünya çapındaki benzer dayanışma hikayelerini izleyince insan gaza geliyor çünkü.. Sıradan olanın güzelliğini anlatması, mücadeleyi sevgiyle yoğurması, kadınlara eşit yaklaşmasını sevmiştim, Robert Carlyle'yi de Trainspotting filminden önce ilk kez görüp sevdiğimiz film olarak da yerini aldı. Ama sanırım Ülke ve Özgürlük kadar sıralamamı geçemedi.

Sonraki izlediğim filmi Benim Adı Joe idi. Hatta arkadaşlarla aramızda komedi konusu olmuştu: "Hello my name is Joe and I'm an alcoholic" cümlesi. Bu kez de işsizliğini dramatik olarak yaşayan bir karakteri izliyorduk. Hatta şu an bana Güneşli Pazartesiler'i (İspanyol olsa da) çağrıştırdı bu film. Zaten o iş çıkışı gidilen ve dertleşilen "pub" konsepti, futbol konuşmaları ama bir yandan da samimi ve kibar adamlar olmaları da bize işçi sınıfını sevdirdi. Şu an Netflix'teki English Game serisini de ne kadar sevdiğimi böylece bağlamış oldum kendi içimde, tavsiye ederim. Böylece bireysel olan herşeyin ardında mutlaka toplumsal bir sistem sorunu olduğunu da gösteriyordu izleyiciye Loach.

Bu arada ritüel ve gelenek önemli çünkü filmlerinin başarısının altında beraber çalıştığı senarist Paul Laverty'yi de es geçemeyiz. Biri yazıyor, diğeri çekiyor, tüm filmlerinde beraber çalışarak adeta kafadaki senaryo hayalgücünü direkt görselliğe aktarabilecek bir telapati gelişmiş aralarında. Sanırım Loach'un kendinin yazdığı olarak hatırladığım bir tek 1969 yapımı Kerkenez filmi var ki sonra yeniden çekilmiş kendi sanaryosu üzerinden. Bir o bir de Sweet Sixteen (2002) filmini de beraber ele alırsak, diğer işçi filmleri kadar etkilenmemiştim ama çok kıymetli birer anlatımdı, çünkü gençlik üzerinden bu değerleri vermek istiyordu. Sanırım ergenliğin gergin arayışını, belki de duyguları oturmamış olduğu için izlemeyi tercih edemediğimi söyleyebilirim. Aslında bu son filmi olan kargo işçisinin yaşamında da ergen oğlunun iniş çıkışlarını izlerken de bu nedenle üzülüp gerildim. Demek ki toplumsal sorunları anlatırken, gençken edinilen yaşam biçiminden anlatmaya başlamak istiyor. Bu noktada da bir başka İngiliz filmi Billy Elliot'ı da anmak yerinde olacaktır. Acayip sevmiştim onu, hatta Loach filmi sanmıştım, aynı sokaklar, aynı işçi direnişi ama dans etmek isteyen bir erkek çocuk üzerinden... Bu dokuyu vermek bir ihtiyaç demek ki bu tür filmlerde.


Şimdi itiraf edeyim, biliyorsunuz ben izlediğim ve sevdiğim filmleri yazıyorum:) Loach'un 2002-2007 yılları arasındaki filmlerini bir şekilde izlememişim. Hatta aralarında meşhur Shelby karakterinin de olduğu varmış ama başka zamana artık. 2009'daki Looking for Eric filmini çok sevdiğimi hatırlıyorum Çünkü futbolu seviyorum:) Orda da yine sistemin içinde kaybolan, değeri ve emeği yaşatılmak istenen bir karakteri görüyoruz. Hem de gerçekten iyi bir muhalif Fransız futbolcu olan Eric Cantona ile diyalogları üzerinden... Nerede duygusallık ve muhaliflik; orda ben! Aslında futbol, haksız ve endüstriyel olduğu için bana göre değil ama içgüdüsel olarak seviyorum nedense. English Game dizisinde bunu da irdeliyor; futbol üst sınıfların keyif için oynadığı bir iç sınıf eğlencesi midir yoksa alt sınıfın emek harcayıp geçinebileceği bir ciddi mesele midir.. İşte bu muhalif İngiliz senaryolarında bunun "Asla yalnız yürümeyeceksin!" diyen Liverpool liman işçilerinin içinden yükseldiğini de görmüş oluyoruz ve cevabımızı alıyoruz.

İşte özgür dünya PosterBu konunun işlendiği bir diğer film, Meleklerin Payı (2012). Yine erkeklerin dünyası üzerinden bir metaforu, viskiyi yansıtan bu film de bana çok keyif vermişti çünkü orda da İskoçların güzel muhalifliği anlatılıyordu. O kadar da değil, erkeksi viskiyi hiç sevmem ama bu filmi bana sevdiren yine sınıfsal bir arayışa giren bir grup adamın samimiyetiydi... Viskiye neden meleğin payı denirmiş biliyor musunuz: ideal viski için fıçının kapağının periyodik olarak belli sürelerle açık bırakılması gerekirmiş. O sırada bir buharlaşma olurmuş, yani havaya kaçan kısmı... Sonunda örneğin 50 litrelik bir fıçı satışa koyulduğunda mutlaka bir eksilme olurmuş, 100 / 200 ml gibi. İşte İskoç inanışına göre o buharlaşan viskiyi melekler içiyormuş!

Son yıllardaki "Ben, Daniel Blake" ve "Özgürlük Dansı" filmlerini de izleyemedim maalesef. Onları da listeme aldım hemen. Ama bu son "Sorry, We Missed You" filminden önce bu tarzda yönetmenin en son "It's a Free World" (Özgür Dünya, 2007) filmini izleyip beğenmiştim. O işçilerin dramını yine sert bir gerçeklik üzerinden ele alıyordu. Hem de başrolde bir kadın karakter üzerinden. Üzüldüğümü ve dertlendiğimi hatırlıyorum. Hatta karakter Angie, erkeksi gelmişti bana onu hatırlıyorum. Sonra bu sistemde dayanmanın yolu insanı erkek gibi olmaya, yani daha az duygulu olmaya mı itiyor diye düşündüm. Burdaki mesele de çok acı bir konu olan göçmenlik meselesiydi, o nedenle yine çok hassas bir konuydu.


Şimdi gelelim artık son filmimize, Loach deyince çenem düştü, artık sadete geliyorum. Bu son "Üzgünüz, Size Ulaşamadık" adı filmde, bir kargo işçisinin dramını izliyoruz. Önceki filmlerindeki komik diyalogların az olduğu çok gerçekçi bir film. Duygusal olmasının altında ise aile meselesi var. Kapitalizmin en küçük birimi olan aile içinde, hayatta kalabilme mücadelesinin altında paranın ve emeğin gücüyle nasıl ezildiğini ve bunun aileye nasıl zarar verdiğini görüyoruz. Ve sadece baş karakter Ricky'nin değil, eşi Abbie'nin de çalışma hayatının acımasız ama aynı zamanda emek dolu yanlarını görüyoruz. Yani bu kapitalist düzende ailedeki iki birey de birey olmaktan çıkıp, kendilerini acımasız koşullara adamışlar. Cinsiyet ayrımı yapmıyor sistem, ikisi de kendi işlerinde ayrı ayrı ezilerek birarada durmak zorundalar. Belki savunma mekanizmaları farklı sadece. Ricky'nin başlardaki azmini, güleryüzünü, müşterilerle keyifli sohbetlerini nasıl hem patronunun acımasızlığı, insaniyet kuramaması ve hem de nasıl okula, eve yetişememesi bozuyor bunu da aşama aşama gözlemliyoruz. Sağlıktan, yemeğe, ulaşımdan sigortaya tüm toplumsal sistemleri eleştiriyor. Çocukların yaklaşımı ise en üzücü kısmı belki, Seb ergenliğiyle bunu sertçe karşılarken, ufak kız Lisa ise duygusallığıyla bununla mücadele etmeye çalışıyor. Hatta filmin adını en çok içime sindirdiğim sahne, Lisa'nın babasının altındaki giysisi ve bedeninin hakkını, ev sahibinden almaya çalışıp not yazdığı sahnedir.

İnsan izlerken bir adalet veya sıcak bir sahip çıkış arıyor ama yok işte. Hayatta böyle net bir cevap yok çünkü. Yaşıyorsun. Biri sana elinde altın tepsiyle bir cevap veya hak sunmuyor. Sonunu sevdim çünkü dramatik ve ani bir son yerine akışla bırakmış. O gerçekçiliği böylece daha çok içimizde hissedebiliyoruz. Ertesi gün olur ve sen yine kalkıp işine gidersin... İşte o nedenle ister Corona süreci olsun, ister olmasın hayat devam ediyor. Bir yanda sistem bir yanda onu taşıyanlar... Ne zaman ki bir gün sistem, onu taşıyanlara "Üzgünüz, kalbinizi kırdık" der, o zaman bunlardan söz etmeyiz. Loach da bize bunun filmini çeker umarım bir gün.... Sevgi ve umutla...








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder