10 Mart 2015

Masalla gerçeği yaşayan Prenses Grace


Tam da çok ümitle sonuçlanmasını beklediğim bir iş başvurumun reddedilmesi akabinde izledim Grace'i...

Nam-ı diğer Monako Prensesi aktrist Grace Kelly'nin hayatını anlatan bir film Grace. Film otoriteleri tarafından pek olumlu bulunmayan bir film olarak sunuldu piyasaya Grace. Ama ben yargıyı kırarak izlemek istedim ve iyi ki de izlemişim çünkü çok beğendim.



2014 yapımı filmin yönetmeni Olivier Dahan, Edith Piaf'ın hayatını anlatan Kaldırım Serçesi'ni bize kazandıran yönetmen. Yani hayat hikayesi kurgulamakta güzel bir deneyime sahip kendisi. Grace Kelly'i canlandıran başarılı isim Nicole Kidman'a eşi Prens Rainier III rolünde yine usta oyuncu Tim Roth eşlik ediyor.

Film, Grace'in oyunculuk macerasını bitirmesiyle şekillenen yaşamının ikinci dönemini ele alıyor. Kendisi aslında Abd kökenli çok başarılı ve beğenilen bir oyuncu iken Monako Prensi ile tanışıp hayatını onunla birleştirmeye karar verir ve herkesin Peri Masalı gibi dediği yeni yaşamına başlar. Bu sürecin akabinde çocuklarının da büyümesiyle adeta bir kimlik arayışına girer ve kendini ne yapmak istediğini ararken bulur. Usta yönetmen Alfred Hitchcock'un kendisine yaptığı bir film teklifinin tam da kafasını çeldiği bir dönemde Monako da Fransa ile diplomatik krizler yaşamaktan dolayı karışıktır. Bundan sonra olaylar aile ilişkileri, diplomatik ilişkiler üzerinden gelişmeye başlar ve Grace'in seçimleri de hayatını şekillendirmeye başlar.


Grace Kelly
Filmin neden beğenilmediğini sanırım şöyle yorumlayabiliriz. İnsanlar Prenses Grace'i beyazperdede mutsuz, kararsız, zayıf olarak yansıtmaya karşı çıkmış olabilirler belki. Onun dışında hayat öyküsü anlatmanın güçlüğünü sadece belli bir dönemi anlatma püf noktasını kullanarak başarıyla sıkmadan halletmiş yönetmen. Ben başka eleştirilecek bir şey bulamadım. Oyunculuklar da karakterlerle o kadar denk oturmuş ki, 1960'ların sıcak pastel renkleri de eklenince keyifli bir yapım olmuş. Ayrıca Monako'nun tarihsel olarak Fransa ile o yıllarda bu kadar ciddi sorunlar yaşadığını bilmiyordum. Ulus olarak ve ekonomik olarak vergilendirmeye, ambargoya ve hor görülmeye karşı verdikleri küçük ama etkili mücadeleyi de öğrenmiş ve takdir etmiş oldum. Hem de bunda yine Prensesin yapıcı rolünü yadsımamak gerek.

Filmi izlerken hep şöyle düşündüm, "Demek koskoca bir prenses bile içindeki tutkuyla, hayattan istedikleriyle, toplumsal baskıyla mücadele etmek zorunda kalabiliyor." Bizim dert etmemiz hayli hayli normal onun yanında. Ayrıca hem bir anne hem de önemli bir ailenin eşi olarak yaşamanın bir kadının istekleriyle nerelerde çakışabileceği, bu durumlarda hangi tercihleri yapmanın ne sonuçlar doğuracağı izleyiciye sıkıcı olmayan bir akışkanlıkla sunulmuş. Aklıma Audrey Hepburn'ün Prenses rolünü oynadığı Roma Tatili gelmedi değil. Çünkü orda da bir prensesin sorgulamaları ve hayattaki istekleri söz konusuydu..

Her zamanki gibi kadının fedakar ve yapıcı yanının sergilenmesi, soru işaretlerini içine atması, derleyici toplayıcı görevini yaparken aslında kendi ruhunu yorması gibi sonuçlar görmek bir kadın izleyici olarak beni yine duygulandırdı. İş arayan ama aynı zamanda evine ve ailesine sahip çıkması gerektiğini bilen, iki kariyerin asla birlikte iyi yapılmasının mümkün olmadığının bilincinde olan kadınların mutlaka izlemesini tavsiye ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder