30 Kasım 2010

Bal, Sonbahar ve Çoğunluk

Bu üç filmi nasıl birarada ele alacağımı merak etmiş olmalısınız. İnanın ben de nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Uzun zamandır görme fırsatı bulamadığım Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmini, dün akşam Cnbc-e’nin yayınlaması sayesinde izleyince, kafamda oluşanları kaleme dökmek istedim. Yumurta ve Süt’ü izleyip beğenmiş bir izleyici olarak, Bal’ın bol ödüllerin ardından Türkiye’de iyi eleştiriler aldığını biliyordum ama tüm eleştirileri okumak istememiştim. Kafamda büyülü imgeyi yıkmalarını istemediğim için… Sonunda çayımı demleyip, battaniyenin altına girerek hazır ve nazır beklediğim film işte başlamıştı.
Hem Türkçe hem İngilizce jenerik yazılarının ardından, Nuri Bilge’nin Mayıs Sıkıntısı’nı andıran bir ağaç karesiyle başladı film. İmgesel sürece bu filmde de tavan yaparak devam edeceği hissini daha ilk plandan verdi yönetmen bize. Küçük Yusuf ve babasının sessiz yürüyüşleri ve ikisinin Yusuf’un rüyası üzerine konuşurlarken babasının onun ayakkabısını özenle giydirmesi, aralarında güzel bir ilişki olduğu hissini verdi bana. Annenin varlığının geri planda olduğunu hissettik ve akşam yemek masasında annesi oğluna sütünü içmesini tembih ettiğinde, babası göz kırparak onun yerine sütü bir dikişte bitirdi. Babasının Yusuf’a, rüyalarını kimseye anlatmamasını söylemesi, ayakkabılarına iyi bakmasını hatırlatması, Yusuf’un bağlı olduğu bir kuşun önder yol gösterişiyle okula gidip gelmesi, onun içe kapalı bir çocuk olduğunu anlamamızı sağladı.

Bu ilk bölümü kafada oturttuktan sonra gerisi daha durağan bir süreçte ilerledi. Yumurta’da büyük Yusuf’u izlerken bu hisse kapılmamıştım ama biraz Süt’te başlamak üzere, üçlemenin bu son filminde Yusuf’a dair karın ağrılarım oluştu. Küçük Yusuf’un okul sıralarında bir türlü okumayı becerememesi, ama evde bunu başarması, onun okulda zor iletişime geçtiğini belirtiyordu evet ama bu kadar küçük bir çocuğun bu kadar büyük bir derdi varmış gibi görünmesi, evde hiç yaramazlık yapmaması, hiçbir olaya ve olguya dahil olmaması beni rahatsız etti. Uğur Vardan’ın filmle ilgili eleştirisini okuduğumda, o da küçük Yusuf’un neredeyse birazdan Özcan Alper’in Sonbahar’ındaki Yusuf’a dönüşeceğini sandığını yazmış olduğunu fark ettim. Ben de kesinlikle böyle hissettim daha yazıyı okumadan!... Üçlemenin daha önce Ege’de geçip, Bal’ın ise Çamlıhemşin’de geçiyor olması da böyle hissetmemde etkili oldu belki. Küçük Yusuf’un, evde babasıyla kurduğu naif iletişim, annesine arkadaş olması ama onun gözlerinde hep babasının kaybolduktan sonraki sıkıntısı görmesi, okula tek başına uzun süren yollarda gidip gelmesi, konuşmadan gözleriyle kendini ifade etmesi, bu büyük dertli insan kimliğine bürünmesine neden oldu kafamda, ki bu da beni rahatsız etti.

Sinemada imgesel anlatım tabi ki bir tercihtir ve asla filmleri karşılaştırmak hiçbirimizin haddine olmamalı. Ama kafada oluşan çağrışımları engelleyemiyoruz. Sinema sanatının illa belirli bir senaryo, müzik, drama, kurgu etrafında izleyiciyi düşünerek şekillenmesi gerekmez. Ama ne bileyim işte film, ikinci bölümden itibaren beni içine çekemedi, daha doğrusu Yusuf’u izlerken karın ağrısı çekmeme neden oldu. Mesela Sonbahar’da böyle bir hisse kapılmamıştım. Çünkü karakterin nereden geldiğini, neden az konuştuğunu biliyor ve senaryo akışı ve olaylar arasındaki kurguyu izleyiciye yedirebiliyordu, üstelik yükselen ve alçalan duygulara tercüman olan müzik de cabasıydı. Karın ağrısı çekiyorduk ama Yusuf’un sürecine üzüldüğümüz için, yoksa onu izlemekten dolayı değil. Hatta ölümünü bile sarsılmadan, sanki bekliyormuş ve sanki orada tabutun yanındaymışçasına gerçek bir şekilde izlemiştik. Vardan’ın da dediği gibi sanki o Yusuf’un küçüklüğünü izler gibi oldum Bal’da ve üçleme ile bağlantı kuramadan havada kaldı biraz.

Tüm bunları düşünürken, imgesel ve gerçekçi sinema örneklerini kafamda birleştirmeye çalışırken, üzerine daha önce yazmaya cesaret edemediğim Çoğunluk filmi aklıma takıldı. Son dönemin belki de en gerçekçi bulduğum filmlerinden biriydi. O da beni tüm çıplaklığıyla içine çeken bir filmdi. Mertkan’ın küçükken, temizliğe gelen kadına tekme atması ile başlayan, yalandan babasıyla koşuya ormana gitmesi ile devam eden hayat kurgusu, yemek yerken televizyon izliyor oluşları, babasının oğluna “erkek adam” muamelesi çekmesi ile devam ediyor. Koridordaki halının varlığı, babasının küfürlü konuşmaları, annesinin ilgisizlikten yakınması, babasının Mertkan’a arabayı (pardon cipi) önceden ısıttığı için kızması gibi püf noktalarıyla tüm film, bize tokat gibi sunuluyor. Bunları izlerken hiçbirimizin yadırgamadığını, çünkü bunların gerçekten ortalama bir Türk ailesinde yaşandığını bildiğimizi düşünüyorum. Çok orta sınıf hareketler bunlar!...

Vanlı Gül’ün Mertkan’ın hayatına girmesiyle, Mertkan vicdan duygusunu ön plana çıkarır gibi olur ama bunu tabi ki başaramaz. Kusura bakmayın, deyim yerindeyse dangıl dungul yaşamına devam eder. Aylarca onu görmez ve bir gün içip içip kapısına geldiğinde, Gül’ü ailesinin Van’a geri götürdüğünü duyunca küfür edip tekmeler atar, sanki daha önce elinden bir şey gelmemiş gibi, yani sırf artistlikten… Tüm bunları yazmak, çekmek ve doğru düzgün aktarabilmek için yönetmenin çok başarılı bir gözlem sürecinden geçtiğini düşünüyorum ve çok takdir ediyorum kendisini. Yıldırım Türker’in filmle ilgili olarak, aile yapısını analiz ettiği başarılı yazısı da ayrı bir tartışma konusu olabilir bir dahaki sefere.

Şimdi sonuç olarak sinemada bir imgeyi sürdürmek de bir tercih, bir gerçekliği akan diyaloglarla aktarmak da… Sonbahar gibi ikisinin birarada harmanlandığını düşündüğüm filmlerde de anlatım üslubu ayrı bir tercih olarak karşımıza çıkıyor. Belki imgesellikte planlar ve görüntü yönetimi üzerine daha çok yoğunlaşırken, diğer tarafta diyaloglardaki deyişler, imalar, senaryo kurgusunun nasıl sonlanacağı üzerine daha çok düşünüyoruz izleyici olarak. Bu yönetmenin nasıl bir etki tepki istediğiyle de ilgili sanırım. Sözünü ettiğim üç film de yurtdışındaki kayda değer önemli festivallerden başarılı ödüllerle döndüler buraya. Açıkçası, o festivallerde bu topraklardan çıkan öyküleri nasıl değerlendirdiklerini de merak ediyorum. Çünkü küçük Yusuf’un evden okula kilometrelerce neden yürüyerek gittiğini, Mertkan’ın babasının neden arabayı ısıtmamasını söylediğini veya büyük Yusuf’un neden karla kaplı yaylaya vardığında karlara gömüldüğünü tam olarak nasıl yorumladıklarına dair soru işaretlerim var. Yani sonuç olarak demek istediğim, kendi öykülerimizi bu kadar farklı şekillerde anlatan yönetmenlerin varlığı, birer zenginlik yarattığı için şanslıyız, ama yine de herkes kendi çemberindeki azınlık olmak istiyor galiba.

İlgili linkler:

Uğur Vardan, “Rüya bütün çektiğimiz”:

Yıldırım Türker, “Çoğunluk ya!”:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder