9 Ağustos 2018

Rüyalar, yıkıntılar ve ahlat...


Ä°lgili resim
Aynı anda bir kitap ve bir filmin etkisi altında kalmak ne büyük şans.. Okudum ve hayatım değişti diyeceğim bazı filmler ve kitaplar oldu tabi ki, ama ikisinin aynı anda denk geldiği nadirdir. Birbirlerini muhteşem tamamladılar çünkü. Ahlat Ağacı filmi ve Filmler ve Rüyalar kitabından söz ediyorum. Nuri Bilge’ye bayılmam ama ilk filmlerindeki doku içimdedir. İkisini birleştiren kişi canım Tarkovski, birleştiren kavram ise hayali manzaralar. Heidegger'in rüyaların, insanların gök ve yer arasında gerçekdışıyı yakalama noktaları olduğunu belirtmesini filmlerle anlamlandırmış oldum. Rüyalarımda gördüğüm o zamansız uzamsız mekanlara, terk edilmiş yığınlara anlam buldum resmen. Medeniyet gitsin, bizim hayalimiz kalıntılar, harabeler ve zamanı yontmaktır diyen tek kişi ben değilmişim…


Nuri Bilge'ye kişisel olarak bayıldığımı söyleyemem... Mayıs Sıkıntısı ve Uzak, benim için harika bir deneyimdi, ama sonrasında ödül ile sinema ilişkisi, sinema sevdasının önünde geçti diye düşünmeye başlamıştım. Siyad ödül törenine yün hırkayla katılıp, Cannes'a smokinlerle gitmesi sonucunda ilişkimiz iyice soğumuştu... Duygusalım ne yapalım.. İklimler'i sevemedim, Üç Maymun sanki onun değilmiş gibiydi, ama iyiydi; ilk diyalogların uzadığı konu çalışması olabilir; Yavuz Bingöl hatasını saymazsak.. Bir Zamanlar Anadolu'da gayet iyiydi ama içine giremedim, Kış Uykusu'nu izleyemedim. Ama Ahlat Ağacı en iyi filmi olmuş diyebilecek kadar içselleştirdiğim bir eser oldu.

Filmin aslında Ahlat Yalnızlığı öykü kitabından uyarlanmış olması, onu da merak etmeme neden oldu, ne kadarı esin emin olmak istiyorum... Edebiyat-sinema ilişkisi, rüya-sinema ilişkisini merak etmem kadar beni heyecanlandırdı. Her ne kadar popüler kültür ürünlerinde maalesef biraz endüstrileşme kaygısı görsek de; bir yönetmenin, rüyasında gördüğü bir sahneyi, izleyicinin de görmesini istemesi büyük bir iş aslında. Aynı duyguyu yaratabilmek için manzaraları, sahneleri, rüyaları, gerçekdışı bir noktada bize rüya gibi salonda kitleyebiliyor. İmgeleri bu anlamda kullanabiliyor, bu da bir süreliğine de olsa bizi dünya düzleminden ayırmaya yetebiliyor.

Ä°lgili resimAma genel olarak ifade etmem gerekirse, Nuri Bilge'nin insanın kendiyle, doğayla, hayatla yaşadığı iç çelişkileri güzel verdiğini, yani iyi gözlem yaptığını söyleyebilirim. İlk filmlerinde görsel planlardan yararlanıyor olması, Tarkovski'den etkilendiğini belirtmesi, sahnelere manzara ve bilinçaltımız olarak bakmasından kaynaklanıyordu. İnsanın doğadaki duruşuna karşı sistem içindeki duruşuna geçişini belki de bu şekilde anlatmak daha kolay oluyordur. Sonrasında diyalogları arttırmasıyla birlikte aramız biraz açıldı, ama son filmi Ahlat Ağacı'yla kalbimi yeniden kazandığını söyleyebilirim.

Bölge olarak kendi memleketi olan Çan'ı seçmiş olmasında bunun etkisi olabilir. Filmde genel olarak çeşitli alanlarda arayış, yüzleşme ve eleştirel bakış açıları vardı. Çanakkale bölgesiyle ilgili olarak popüler kültürün, turistik bakış açılarının prim yapmasına dair eleştiriler de yerinde olmuştu. Diğer filmlerinde değindiği yüzleşme, ailevi rollerin dağılımıyla ilgili sıkıntılar, insan-doğa mücadelesi, yalnızlık ve kentteki kapitalist düzende kaybolma halini bu filminde toplu olarak verdiğini söyleyebiliriz. Rol-öykü anlatımında erkek egemen ağırlıklı bir başlık seçiyor olması biraz düşündürse ve daha uzun soluklu kadın karakterler görmek istesek de; eserlerinde biraz da otobiyografik yansımalar yaratabiliyor olmasından diye yorumlayabiliriz. Bir kadın olarak anne ve köylü kadın rolleri üzerine düşündüğümde, yine fedakarlık eden, idare eden, içindeki özlemleri erteleyen ya da yaşamayan karakterler olduğunu üzülerek söyleyebilirim. Ama genel olarak baktığımda, kurumuş, yamuk yumuk, yalnız, terk edilmiş diye adlandırılan "ahlat"ın sadece bir erkek için değil, kadın için de kullanılabileceğini görüyorum.

Ä°lgili resim
Hashima Adası / Japonya
Sahnelere, yıkıntılara, terk edilmişliklere olan özlemi, biraz da kişisel olarak içinde karakterlerin yaşadığı çelişkisel yıkıntıdan da kaynaklanıyor olabileceğini görüyoruz. Aklıma son James Bond'lardan birinin geçtiği Hashima Adası geliyor. Bir zamanlar kanlı canlı hayatların geçtiği bir yaşam dolu adanın şu an terk edilmiş görüntülerine baktığımızda ne hissediyoruz? Ben rüyalarımda sıklıkla böyle yerler görüyorum, LeGuin'in anlatımlarındaki karakterlerin arayışları ve mekansız ritmleri gibi rüya ile rüya dışı arasındaki bir yaşamdaki gibi; yarısı kırık dökük, aralarından ağaç köklerinin gözüktüğü, yaşamın bittiğine dair kanıtlarımızın olmadığı mekanlar.. Kimlikli ama insansız. Ölümsüz ama yaşamayan.. İnsan olmasa da hayat var çünkü.. İngiltere'de miydi emin değilim ama, ölüleri taşıyan bir gemi sürekli seyahat halindeymiş, en sonunda ağaçlanmaya başlamış ve yüzer halde bu duruma devam etmiş. Tıpkı yakın zamanda öldükten sonra toprağın altına ters cenin olarak gömülerek toprağa yeniden can vermemizi tasarlayan projelerin varolması gibi, bana çok kontrast ve güzel geliyor.. Vietnam'da yemyeşil doğanın içine inşa edilmiş el heykellerinin bana hissettirdiği karşıtlıkta olduğu gibi.. Doğa ile yıkımın müthiş uyumsuz uyumu.... Tıpkı Tarkovski'nin Stalker'ında olduğu gibi. Neden direkt göğü değil de sudan yansımasını veriyor bize? Neden direkt kendimizi değil de aynadaki yansımamızı veriyor? Neden yaşamı değil; yaşamın olmadığı "zone"ları veriyor? Çünkü gerçeği tanımlamak için gerçekdışıya ihtiyacımız var. Tıpkı rüyalarımız gibi.. Neden rüyalarımda, hiç olmayan, olamayan mekanları gördüğümü kendime sorduğumda artık cevabını biliyorum... Zıddını tanımlamak için..

Ahlat Ağacı'nda da bunu hissettim, medeniyet-kırsal çatışmasını, sponsor ile geçen okumak-okumamak arasındaki gergin diyalogları, imam üzerinden dini inançlarla-sorgulayan zihin arasındaki farkı, edebiyat üzerinden üreten sanatçı ile takipçi arasındaki farkı, aile kavramları üzerinden olması gerekenle-aslında olan arasındaki farkı çok güzel yansıttığını düşünüyorum. Rüyalar yok mu? Evet filmde bolca rüya ve endişeler, korkular var; çünkü hayaller dediğimiz şey zihinsel bir oyun olarak sadece güzel anlardan değil kabuslardan da oluşuyor; hatta belki daha gerçeklik içinde barındıklarını söyleyebiliriz. Bu tabi ki bir yönetmen olarak bakış açısını yansıtmayı da zorlayacaktır, ama tüm bunları almaya açık bir kitle için kaçırılmaması gereken bir fırsat. Hele de üzerine kafanızdaki sorgulamaları, hayata karşı bakış açınızdaki boşlukları nasıl dolduracağınızı düşünüyorsanız bir film evet çok işe yarayabilir, üzerine manzaraları, rüyaları, kitaptaki imgesel anlatımları ve özlediğimi yeni fark ettiğim şiirsel yönetmenimizin "iz sürücü"lüğünü, "ayna"sını, "kurban"ını da ekleyince kocaman bir dünyanız oluyor. Önemli olan varolanı değil; varolmayanı tasarlamak dersek; Turgut Uyar'ın dediği gibi, büyüyerek çocukluk etmişiz ya da ustalığın her zaman acemiliğin ne demek olduğunu bilmekte yattığını unutmuşuz. Çelişkilerimizi hiçlik üzerinden inşa edersek, belki de o varolan bulutların ardındaki anlamlara ulaşmamız daha kolay olacaktır...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder