24 Ekim 2017

Hava hafifden soğuk, deniz katran ve balık kokulu..


Robert Guédiguian, the 2017 “La Villa” ile ilgili görsel sonucuRobert Guédiguian'ın yönetmenliğini yaptığı 2017 tarihli Deniz Kıyısındaki Ev filmi, Marsilya kıyılarında geçiyor. Babaları ölüm döşeğinde olan üç kardeşin, bu olay nedeniyle seneler sonra yeniden o köyde biraraya gelmeleri ana konuyu oluşturuyor. Bir yandan özel ve kişisel hayat mücadeleleri, bir yandan göç, kapitalizm, çevresel sermaye gibi küresel sorunların kasabaya yansıması, filmde dengeli bir biçimde duygu sömürüsü yapılmadan başarılı bir görüntü yönetmenliği ile yumuşak ve öz bir kurgu ile veriliyor.
Robert Guédiguian, the 2017 “La Villa” ile ilgili görsel sonucuFilmekimi 2017 festivalinde izlediğim bir film olan La Villa (Deniz Kıyısındaki Ev) filmi, sonbaharın şiirsel aktarımını hissetmemize neden oldu ve bu şiirsel yaklaşımı paylaşmama vesile oldu. Başlık, Turgut Uyar'ın "Bir Gün Sabah Sabah" adlı şiirinden bir dize içeriyor. Kendisinin sonbahar ve arayışla ilgili değinmeleri adeta bu filmin sinematografik ve içeriksel öğeleriyle uyuşuyor. Hayat da bir sonbahar karşılaşması gibi geçip giderken, filmdeki terketmeler ve yeni buluşmalar adeta birleşiyor güz mevsiminde...
Robert Guédiguian'ın yönetmenliğini yaptığı 2017 tarihli Deniz Kıyısındaki Ev filmi, Marsilya kıyılarında geçiyor. Babaları ölüm döşeğinde olan üç kardeşin, bu olay nedeniyle seneler sonra yeniden o köyde biraraya gelmeleri ana konuyu oluşturuyor. Yönetmen aynı zamanda Genç Karl Marx filminin de yapımcısı, o nedenle tatmin edici ama duyguları sömürmeyen bir yapıya aşina; üstelik o yapım tarihsel önem taşıyan bir kimliğe böylesine sade bir anlatımla başarıyla değinmişken. Bu yapım ise, yönetmenlik denemesi anlamında günümüzde geçiyor zamansal boyutta. Guédiguian, son yirmi senedir filmlerinde hemen hemen aynı üç oyuncuyu seçiyor, Ariane Ascaride, Jean-Pierre Darroussin, Gérard Meylan. Karakterler dönüp dolaşıp farklı rollere giriyor ve giderek yaşlanıyorlar, bu da yönetmen-izleyici-oyuncu üçgeninde bir yaşanmışlık ve bağlılık hissi uyandırıyor. Bu oyuncu kullanımını arada ilk filmin üzerinden yirmi sene geçtikten sonraki halleriyle başka filmlerde ikinci bölümleri halinde gördük, ama bu yapımda ondan farklı olarak beraber yaşlandıklarını her filmde görüyoruz, bu da onlara ve filme ısınmamıza neden oluyor.
Filmografik verilerden sonra, filmin içeriğine değinecek olursak; insanların çektikleri acıların üzerine hayatlarındaki arayışı konu alması nedeniyle, orta yaş ve üzeri bir hedef kitleye hitap ettiği söylenebilir. Marsilya gibi eskiden oldukça turistik olan bir bölgede filmin yazın değil de sonbaharda geçiyor olması ilk dikkatimizi çeken öğedir. Sanki başka bir boyutta yaşanıyormuşçasına keyifli ve kalabalık yaz sıcağı döneminin aksine; sonbahardaki o terk edilmişlik, gerçek yaşam ve sadeliğin baş gösteriyor oluşu, dönemsel olarak daha doğal ve gerçekçi bir yapıyla bizi karşı karşıya bırakıyor. Güneş ışınlarının adeta pastellik yaratırcasına teğet geçmesi bile, bu köydeki karakterleri ve ilişkileri etkiler boyuta gelmektedir.
Filmde farklı hikayeleri olan üç kardeş vardır; ama tabi ki ana karakter örgüsünün düğümlendiği nokta en çok Angela'nın duruşuna odaklıyor bizi. Seneler önce çektiği büyük bir evlat acısı nedeniyle kendisi, hayatını tek başına ve sürekli kaçarak devam ettirmeye karar vermiştir, tüm ailesine gönlünü kapatmış ve hayatına duvarlar örmüştür. Babasının yanına tekrar gelmesiyle bu anıları ve hesaplaşmaları yeniden su yüzüne çıkmıştır. Her ne kadar kendi acıları üzerinden hayat ona tokatlar çarpsa da; tek acı çeken o değildir. Kardeşlerinin yaşadığı durum da hayatlarının değişmesinde ibareler taşır. Kardeşlerinden biri olan Armand, değişen hayat şartlarına karşın; geleneksel butik lokantacılığı kasabasında kimseler kalmasa da tarzından ödün vermeden devam ettirme çabaları gösterirken, Joseph, aşk arayışları sonucunda kendinden yaşça küçük bir kadında bulduğu ilişkisiyle ilgili sorgulamalar yaşamaktadır.

Robert Guédiguian, the 2017 “La Villa” ile ilgili görsel sonucu
Angela’nın onların da acı çektiğini görmesi, öte yandan köydeki göç ve mülteci sorununa yönelik yerel askerlerin büyük bir ciddiyetle üzerlerinde baskı oluşturması, modernleşme ve küresel politikalar sonucu kasabanın terk edilmişliğinin altında sermaye fırsatlarını akbaba gibi bekleyen kesimlerin olması da hayat mücadelesinin bir parçası olmuştur.
Angela, gençlik dönemindeki köy kokusuna, denizden balık tutmanın nasıl birşey olduğunu hatırlamasına, ilk aşkına, aile bağlarına, yemek geleneklerine geri dönmeye çalışadursun; film boyunca alt metinden verilen iki önemli yol ayrımı olan burjuva sınıf eleştirisi ve mülteci sorunu da kendini göstermektedir. Bu konuları belirli bir tarafın bakış açısından, siyasi ajitasyonla vermek yerine, tamamen insani duygular üzerinden büyük bir olgunlukla vermesi filmin sakin duruşunu destekler niteliktedir. Böylesine hassas bir konuyu, çocuklarla yetişkinler, siyahilerle beyazlar, çalışan sınıfla burjuva sınıfı, kent insanıyla kasaba insanı arasındaki çelişkiler üzerinden adeta bir deniz kıpırtısı adabıyla vermesi filme tam not vermemize neden olacak türden yaklaşımlardan biridir. Örneğin eğitimli ve yüksek kesimde çalışan oğulları şehre gittikten sonra tüm doğallıklarıyla yaşamlarına devam eden yaşlı çiftin, duygu sömürüsü yapmayan herşeyi arkalarında bırakma sahnelerinin ardından tüm karakterlerin olayın üzerine balkona çıkıp sigara içtiği sahne; hayatın sabah tozuyla devam ettiği fikriyatını çok doğal bir tonda veriyor izleyiciye. Bir başka örnek de; askerlerin mülteciler konusundaki arama hassasiyetinin ardından lokanta işletmecisi kardeşin onlara kahve ikram etmesindeki doğal geçiş ya da yaş farkı yaşayan iki ayrı aşık çiftin arasındaki diyaloglarda hep doğal olanın, rol yapmayanın, dürüst olanın tamamlayıcı olması da belirtilebilir.
Filmin bu olaylar örgüsünü yeni bir çıkışla tamamlayan ikinci bölümündeki mülteci kardeşlerin ortaya çıkışı ise birden ve ani değil; içeriden bir doğallıkla konuları tamamlar olmuştur. Kasabadaki bu üç yetişkin kardeşle, mülteci üç kardeşin yürüyüş yaparlarken; kardeşlik vurgusunu konuştukları dil üzerinden değil; taşlara yansıyan seslerindeki kardeş sevgisi üzerinden vermesi gibi tüm bu örneklerin hiçbirinde ego savaşı olmaması yine filmin en sağlam aktarım yönlerinden biri olmuştur... İşte gerçek temsili kitle iletişim aracı olarak tanımladığımız sinemasal anlatım da böylelikle temsili dili ikincil duygular üzerinden izleyiciyle paylaşmıştır.
Filmin en temel çıkış noktasının, orta yaşa kadar getirdiğimiz sorunları günümüzdeki yaşamla nasıl bağdaştırdığımız üzerine odaklanması olduğunu söyleyebiliriz. Acının ve felaketin güzeli olmaz tabi, her ne kadar eğer özümüzü kaybettiğimizi düşünüyorsak da, bizi biz yapan noktalara geri dönebilme gücünü geç de olsa bulabileceğimizi hatırlatıyor film. Ve bunu yaşayan sadece bir birey değil, tüm dünyada sistemsel olarak önümüze sürülen bu değişimle baş etmenin yolu, belki de özümüzle yüzleşmekte ve hayatın bize getirdiklerini özümüzü kaybetmeden ele almakta geçiyor olma fikri karşımıza çıkıyor. O köy, üzerinden hızlı trenler, kalabalıklar, küresel sermayeye teslim edilen pazarlıklar, resmi otoriteler ve topraklarından ayrılmak zorunda kalan vatandaşlar geçse de yerinde duracak, insanlar arasındaki sınırlar renkten, göç ettiren politikalardan, suistimal ve aşağılamalardan bağımsızlaşacak ve yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi deniz kokusundan topluyor olacağız diye bir umutla bitirebiliriz La Villa’nın bakış açısını. Yönetmenin kadrolu oyuncularıyla yeni hayatsal değinmelerini bekliyor olacağız.
Başladığımız Turgut Uyar şiiriyle bitirmek gerekirse;
"Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş-on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber".

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder