18 Ocak 2017

Hayaller diyarı...

La La Land filmi üzerine çok yazıldı, çizildi.. Aslında popüler sürece dahil olan filmler üzerine yazmayı pek sevmiyorum.. Hiçbir yorum okumadan gittiğim, gizli saklı kalmış köşelerde bulduğum, hatta mümkünse gerçekten kıymetini vermiş az sayıdaki kişi tarafından izlenmiş filmler üzerine yazmak daha bana göre geliyor.. Şarkılar ve kitaplar için de aynısı geçerli.. Belki de kitlelerden uzakta kendi içimde yaşattığım gizil bir alan yaratmak istememden dolayı olabilir... Aslında bu filmi de Altın Küre ödüllerine damga vurduktan sonra medyada görmeye başladım.. Dostum Asu'nun da önerisiyle; Elvan'ı da alıp kız kıza bembeyaz karlara bürünmüş bir İstanbul sabahı, günlerdir kapalı kaldığım evden dışarı çıkıp gitmeye karar verdik.. İyi ki içimdeki renkleri, filmin renkleriyle birleştirmeye karar vermişim.. Güzel ve iyi olması değil mesele; beni dahil ettiği dünya..

Açık söyliyim, başta klasik bir aşk filmi sanıyordum. Gerçi, aşk kavuşamamaktır dersek çok da uzak değil.. Türkiye'deki dağıtımda kullanılan ismi de o kadar saçma ve anlamsız bir şekilde bana bu hissi verdi ki: Aşıklar Şehri.. Hatta Paris ve klişe aşk mekanlarına odaklanıyor sandım.. Bu konuya da çok takılıyorum; keşke bana verseler dağıtımcılar şu filmlerin çeviri isimlerini; anlamsal, dilsel ve toplumsal olarak özenle ele alırdım. Örneğin bu filme kesinlikle Hayaller Diyarı derdim..

Mia yazarak hayallerine odaklanırken
Neyse; Whiplash'in yönetmeninin filmi olduğunu, ABD klasik müzikalinden kökünü aldığını sonradan okudum. Whiplash'i, müziği baskı unsuru olarak kullanan bir eğitim gerginliğine dönüştürmeyi konu alması nedeniyle izlememiştim, çocuklarımı düşünüp etkilenirim diye.. İşte bu filmleri seçme şımarıklığımdan dolayı asla film eleştirmeni olamam!:) Neyse, yönetmen Damien Chazelle'i oldukça takdir ettim, çünkü sinemayla müziği birleştirmeyi, her iki filmde de ana unsur olarak kullanmış ama ikisinde de tamamen farklı tarzda.. İşte bu gerçek bir bağımsız ve tarafsız sanat bakışı bence.. Sonuçta iletişim kurmanın binbir çeşidi var, tıpkı insanların hislerini ifade etmede binbir çeşidi olduğu gibi.. Hayatımızın belirli bir döneminde eğitimle yoğruluyoruz, belirli dönemlerinde aşık oluyoruz ve belirli dönemlerinde hayallere uzanmak isterken yorgun düşüyoruz.. Her aşamada müzikle, sözlerle, kitapların satır aralarıyla bunları yansıtmak veya yaşatmak mümkün... Bakalım yönetmenimiz bir sonraki çalışmasında nasıl bir müzik odağı yaratacak?


Sebastian hayallerini, caz müziği sevdireceği Mia'ya anlatırken
Oyunculara gelirsek; Emma Stone'u Woody Allen'ın Magic in the Moonlight, Bird Man ve Spider Man'de izlemiştim, oldukça beğendiğim sempatik bir oyuncu. Bir de nedense ses, mimik ve karakteristik yüz tonlarından dolayı İngiliz bir yanı olduğunu düşünmüşümdür.. Ryan Gosling'e gelirsek, genelde kadın izleyicilerin pek beğendiği bir isim olsa da; ben bayılmıyorum kendisine. Ama oyunculuğu oldukça başarılı ne yalan söyliyim; Blue Valentine ve Notebook'ta oldukça rolün hakkını vermişti... Sanırım bu ikilinin birlikte oynadığı birkaç çalışma da var; o yüzden casting olarak yakıştırılmaları doğru bir tercih olmuş..

Güzel benzerlik değil mi; insan mutlu oluyor:)
Tesadüfler, yalnızlıklar, kaybetmeler üzerine klişe aşk detaylarının yanı sıra; hayallere odaklanan bir kadınla erkeğin hikayesi olarak yorumlayabiliriz filmimizi. Sinema, büyülü perdesiyle genel olarak zaten bizi kendi dünyasına kolaylıkla çekebilen bir sanat dalı; bunun üzerine bir de müzik faktörünü ekleyince hislerimizi ikiyle çarpabiliriz. Müzikal yanı olan filmleri seviyorum ben; Hair, Tommy, Singing in the Rain, The Sound of Music, Across the Universe (Beatles), Mama Mia (Abba) şu an ilk aklıma gelenler.. Müzikal yapı olarak, tiyatro ve sahne sanatlarından geldiği için; belki Broadway'e de şapka çıkaran bir yanı var filmin. Ama Los Angeles ve film platolarını mekan olarak seçtiğini, Mia'nın tek hayalinin bir filmde oyuncu olarak rol almak olduğunu, çalıştığı cafe'nin de platolar içinde yer aldığını ve bunun hayaliyle büyüdüğünü, teyzesinden bu anlamda etkilendiğini düşündüğümüzde; Casablanca'ya, James Dean'ın Rebel Without a Clause'a diyaloglarda göndermeler yaptıklarını ve özellikle başbaşa yürüdükleri bir sahnede Singing in the Rain'i de işin içine kattığını düşündüğümüzde hepsini harmanlayan bir yapısının olduğunu söyleyebiliriz. Tabi Mia'nın iş arama sürecinde karşılaştığı zorluklar, oyuncu seçiminde başarıyla ve içten rol yapmaktan ziyade; başka değerlerin ön plana alındığını görünce yaşadığı üzüntüler, sektörün durumunu da özetliyor. Ama pes etmeyecektir çünkü tıpkı Merly Streep'in ödül konuşmasında dediği gibi; "Kırılan kalbini alıp sanata dönüştürmesi" gerekecektir... Kimi sahnelerde Woody Allen'ın Moonlight in Paris'ini hatırlatan filmin, Paris kısmına önem vermesini kabul ettim ama tüm odağı o klişeye bağlamamasına şükrettim resmen; yapmacık gelirdi yoksa bana.. Dolayısıyla sadece Mia'nın gözünden bile baktığımızda bile aşk filmi dememek için birçok neden var.


Sebastian rolüne baktığımızda ise; yine unutulmaya yüz tutmuş bir başka sanat dalı olan, caz müziğine odaklandığını görüyoruz. Popüler ritmlerle girdiği mücadeleye, caz müziğinin metalaşmasına, hayır dediği isimlerle çalışmaya hayır diyebilecek midir? Bütün o siyahi blues kökenli acı ve mizah yüklü müzisyenler, klasik yakalı gömlekler, kültürel meta olarak yok olmaya yüz tutmuş plaklar, kıymet verdiği imzalı koleksiyonlar, güçlü ve zengin olmaktan uzak ama bir yandan da komik paralarla geçinmeye çalışması, bir gün tüm yok olan değerlere karşı kendi mekanında hayallerini saklama çabası Sebastian'ın dünyasını oluşturuyor... Ve bu dünyada aşka yer yok gibi görünüyor.. Ama tesadüfler ve hayatın kendisi, tıpkı filmin geçtiği dört mevsimde olduğu gibi sürprizlere ve renkli veya hüzünlü buluşmalara açık..

Filmin ilerleyen sürecine dair çok spoiler vermek istemiyorum ama, bir şekilde belki de hayallerine kavuşma özlemiyle birbirlerine sarılmaya çalışan, sonrasındaki süreçte de hayatın bunun belli bir kısmına izin verdiği bir hayattan söz ediyoruz. Tüm o nostaljik göndermeleriyle, pastel tonlu renkleriyle, unutulan sahne sanatları ve müzikleriyle, gerçek hayattan öte yaşatılan hayaller dünyasıyla, iş bulma sürecinin kaybetmekten geçtiği asla pespembe olmayan, hırs ve zamanla yarışmak yerine; kendimiz olmayı bırakmamakla ilgisi olduğunu kabul etmek üzerine odaklanan La La Land, bu beklentiyle yani beklentisiz hayalperestler için uygun bir film:) Belki de en romantik sahnelerinden biri olan Planetaryum sahnesinde, evrenin bir köşesinde umarsızca kendilerini hareketin akışına bırakan çiftimizin bu konumlandırmaları ve bir diğer romantik gönderme olan film izlerken yaşadıkları klişe bile, filmin en aşk dolu iki sahnesi olmaya yetiyor belki de. Aşk ve kariyer gibi temel iki kelimeyle basitleştirmekten öte; her beğendiğim filmde olduğu gibi; ben sadece bana düşündürdüklerini sevdim. Yoksa daha önceki yazılarımda da dediğim gibi, bir sanat eserine iyi ya da kötü demek bana hiç ahlaki gelmiyor çünkü bu sadece yazan kişinin hayal dünyası. Sinematografik olarak değerlendirilebilir sadece; ki o da dünyadaki ödül mekanizmalarının ne kadar tarafsız olduğuyla ilgili maalesef..

Hayattaki tercihlerimiz ne olursa olsun, diğer seçenekleri de zihnimizin bir köşesinde tutabileceğimizi bize hatırlatan, kimse aşkıyla hayalleri arasında kalmasın dedirten, hatta çıktıktan sonra trafikte kaldığınızda, o ilk sahnedeki gibi yapmak isteyeceğiniz duyguları sıcacık uyandıran bu filmi tüm hayal kuranlara tavsiye ederim:) Yine de çok bayılmadığım Ryan Gosling'in Seb's sürpriziyle, beni hüzünlendiren bu tercihler silsilesinde; Mia'nın filmin sonunda söylediği o tatlı sözler de beni benden almaya yetecek bir özet niteliğinde.. :  Audition / Emma Stone

Sözlerde dediği gibi; tüm hayal kuran ahmaklara gelsin :)




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder