7 Mart 2015

Büyük Gözler


Tim Burton'ın 2014 yapımı filmi Big Eyes (Büyük Gözler) beni hem şaşırttı hem de yine Burton büyüsünde bıraktı. Şaşırttı çünkü Beetlejuice, Batman, Ed Wood, Mars Attacks, Charlie's Chocolate Factory, Alice in Wonderland gibi gerçeküstü filmlerinden sonra Burton'ın belki de ilk kez klasik bir dönem filmini izledim. Ve filmi daha doğrusu Margaret Keane'ın sıradışı yaşamını 'büyük gözler'le izledim...


1950'lerde geçen film Margaret'ın evden ayrılmasıyla başlıyor... Nasıl bu kadar sıradan bir Burton başlangıcı olabilir diye düşünürken buluyorum kendimi. Çok hoş bir kadın olan Margaret'ı canlandıran Amy Adams'ı Nicole Kidman'a benzetiyorum, zarif, kibar ve kendinden emin bir halde.. Belki gerçek Margaret de öyle çünkü. Filmin ilk çeyreğinde tek başına ayakta durmaya çalışan, hayatını sadece kızına olan bağından güç alarak resim yeteneğiyle idame ettirmeye çalışan bir kadın görüyoruz. Tüm kadınlar gibi yalnızlığından güç alan, zorlukların üstesinden gelen, kadınlığını unutmamaya çalışan ama unutmuş olduğunu fark eden bir kadın...

Resim yapmanın içten gelen bir ilhamdan kaynakladığını belirten Margaret'ın resim yeteneği kuşkusuz tartışılmaz ama asıl önemli püf noktası resimlerindeki büyük gözlü çocuklardır. Belki de özellikle kız çocukları... Çünkü etrafında en çok gördüğü ve belki de tek gördüğü kişi kızı Jane'dir.

Filmde hayatı anlatılan Margaret, 1927 doğumlu
ve şu an California'da yaşıyor
Tek başına özgürlüğünü, duygusallığını, yeteneğini yeni keşfetmeye başlamışken bir adamla tanışması onu tekrar başka bir bağlayıcı yapıya yöneltecektir. Hayatın yükünü paylaşması açısından Walter Keane'le evlenmeye karar verir ama bilmez ki kocası resimlerini elinden alacak ve altına kendi imzasını atacaktır.

Bundan sonraki süreçte 10 yıldan fazla bir süre boyunca Margaret gerçeği öğrendikten sonra bu yalanı devam ettirmeyi kabullenir çünkü çaresiz kalır... Kendi kızı da dahil hiç kimseye bunu söyleyemez... Ta ki doğru zaman gelip de bunu kendisi itiraf edene dek...

Filmi 8 Mart kadınlar gününde izlemiş olmanın etkisiyle mi nedir kadınların idare eden, güçlerini ve yeteneklerini içlerine hapsetmelerine neden olan ataerkil, ekonomik sistemlere sövüp durdum.. Dine sığınmak, en yakın arkadaşına  bile anlatamamak, toplumsal ortamlarda, servet kokan sanat camiasının içinde sesini çıkaramamak gibi olgularla başbaşa kalan Margaret sanki tüm kadınları temsil ediyor gibiydi...O sessiz güzelliğinin ve naifliğinin arkasında pardon yanıbaşında duran gücünü keşfetmesi ise yine kendi gücüyle oldu ve geç de olsa başardı...

Tim Burton'ı da tekrar tebrik etmek gerek. Bu gerçekçi filmi filmografisine eklediği için.. Kendisi de meğerse bir Keane hayranıymış ve Margaret'a arkadaşının portresini bile yapmasını rica etmiş... Bir kadının iç dünyasını fazla dramatik kaçmadan yine Burton vari müzik iniş çıkışlarıyla, pastel renklerle ve  meşhur Büyük Gözler'i bazı sahnelerde gerçeküstü bir şekilde bize göstererek yapmış yapacağını. Bunları bize sunmayı başarmasının yanı sıra sanat dünyasına da eleştirel göndermeler görmek mümkün.. Eleştirmen kimdir ve bir sanat eserini toplumsal hafızada değerlendirmenin ölçütleri nedir, sanatçı kendi ürününü pazarlayabilir mi yoksa böyle sanatçı olunur mu, eserler gerçekte mutlaka anlaşılır mı gibi tartışmaları da film gündemine oldukça iyi bir dozda abartmadan taşıyor.

Sanatçı bir kadın olmanın yanısıra sadece kadın olmanın duruşunu bile anlamaya çalışmak için bu film mutlaka izlenmeli ve ardından Margaret'ın hayatını anlatan bir kitap alınmalı, sahip çıkılıp anılara ve hayat birikimimize eklenmeli...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder