1 Mart 2011

İmparatorluk vakanüvistliğinde toplum..

Eveeet, Roma Tatilimizin son güncesini bu bölümde bitirebilecek miyim bakalım! İlk günü ve akşamı aşağıdaki bölümlerde anlattıktan sonra, gündelik hayata ve insanlara dair görüşlerimi toparlamaya çalışayım. Cuma günü, biraz alışamanın, nereden başlayacağımızı bilememenin ve şarap içmeye gündüz başlamanın muzdaripliğiyle erkenden çöktük, deyim yerindeyse.. Yine de Zafer Anıtını (Vittorio Emanuele II), İspanyol Merdivenleri'ni ve Collesium'u görebildik. Anıtlarda ve meydanlarda mimari yapıdan anladığımız, bu arkadaşlar heybeti ve gösterişi çok seviyor. Bir anıtın önünde mutlaka o adı veya yaptıran kişinin adını taşıyan bir meydan oluyor. Tarihi yazan siyasetçilerine pek düşkünler ve mutlaka o dönemde kendi adlarına birer anıt yaptırıyorlar. Ve kaç bin yıl geçerse geçsin, zarar görmemesi, restore edilmesi, merdivenlerine oturulmaması, hizmet parası alınması, saygı gösterilmesi vs. için canları pahasına savaş veriyorlar.
Akşamüstü güneşi bizi ısıtırken aynı zamanda da mayıştırdı, hatta yıllar önce haftasonları çimlerde uyuduğumuz günlerdeki gibi, 10 dakika kadar çimlerde uyuyuverdik Collesium'a karşı.. Sonra birden akşam oldu ve cuma akşamı olması sebebiyle birçok turist, çoluk çocuk aileler Corso'ya, İspanyol Merdivenlerine, Aşıklar Çeşmesine akmaya başladı. Açıkçası ortam biraz kalabalıklaşınca kendimizi daha güvende ve sıcak hissetmeye başladık. İkinci akşamımızda değişik bir yerde yemek yiyelim dedik. Yine tesadüfen önünden geçerken atmosferini beğendiğimiz, çalışanıyla müşterisiyle çok uluslu, sarı ışıklı, Joan Baez çalan bir lokanta bulduk: Restaurante 34! Deniz mahsüllerinden kalamar ızgara, ahtapot salatası, karışık salata ve tabi ki şarap yani Vino:)

Anlaşılan o akşam Roma'ya ve İtalyan kültürüne epey hakim olmuş olacağız ki, başladık toplumsal eleştirilere ve gözlemlere... Bir kere Bangladeşli bir garsonun olanca kibarlığıyla hizmet etmesi, İtalyan şef garsonların müşteriyle yakından ilişkisi ve ortama hakim görüntüsü, bizi ister istemez sınıfsal bir psikolojiyle o Bangladeşli garsonu algılamaya itti. Neden İtalya'ya gelmişti ve neden burada çalışıyordu. Tabi ki ekmek parası için dedi Alkım, ama ben G-8 ülkelerinin en güçlülerinden biri olan İtalya'nın böyle bir göçle daha çok poposunun kaldırılacağını söyledim. Ama sonra konuştukça, o garsonun, çocuğunu kendi ülkesinde okula gönderemiyorsa, iş bulamıyorsa, evine çorba parası getiremiyorsa, son seçenek olarak buraya gelmiş olabileceğine ikna oldum. Tabi ki kimse son seçeneğe kadar evinden ayrılmak istemez. Dünyadaki güçler dengesizliği bir kez daha karşımıza çıkmıştı. Lokantanın sahibi belli ki oldukça varlıklı bir teyzeydi, 70 küsur yaşında olmasına karşın, o da tabakları topluyor, gelenlere yol gösteriyordu, İngilizce konuşmayı tercih etmiyordu, bu durumda oğulları belki de torunları olan iki genç müşterilere koşuyordu.

Anlayacağınız, İtalyanlar, keyfi, yemeği, giyinmeyi, sanatı seven insanlar. Yoksulluk nedir bilmedikleri için olabilir bu keyif düşkünlükleri.. Tekstilden, gurme'likten, turizmden para kazanıyorlar. Alkım'ın deyimiyle gayri menkulleri var dedelerinden ninelerinden gelen. Bence Vatikan'ın da etkisi büyük! Hafif muhafazarlar... Paris'te olduğu gibi sokaklarda içip bağıran, sürekli öpüşen insanlar imajı çizmek yerine, daha kontrollü olalım, şık giyinip işimize gidelim modundalar. Ama bir güzel yanları, büyüklük görgüsüzlüğünde değiller. Şöyle ki; hiç büyük araba yok neredeyse! Herkesin arabası o küçücük Smart'lardan... Hatta motor kullananların sayısı belki de daha fazla diyebilirim.. Paramız var hadi arabamızı telefonumuzu değiştirelim, evin üstüne 2 kat daha çıkalım gibi Türklük yapmıyorlar. Parayı, giyime ve gündelik yaşama harcıyorlar anladığım kadarıyla. Bu varlıklı durumu ve muhafazarlığı kaybetmemek için de Berlusconi'ye oy veriyorlar...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder